Muhterem Hocam, Allah’a davet ettiğimiz her kişinin bu davete olumlu yanıt vermesini beklemek doğru mudur?
Soru
Muhterem Hocam, Allah’a davet ettiğimiz her kişinin bu davete olumlu yanıt vermesini beklemek doğru mudur?
Cevap
Hayır. Çünkü Kur’ân’da bu konuyla ilgili âyetler var. Üç grup insan var. Tebliğe muhatap olduğunuz zaman: Tebliğe ilgisiz kalanlar, ulaşma dileğini dikkate almayanlar, dünya hayatının peşinden gidenler, tebliği reddedenler ve kabul edenler. Tebliğ reddedenler, ilgisiz kalanlar ve kabul edenler.
Örneğin Hz. Nuh’un yıllarca davetine çok az kişi icabet etti. Dinde tartışma yok. Ve ne görüyoruz? 950 yıl. Ankebût Suresi’nin 14. âyet-i kerimesinde:
29/ANKEBÛT-14 Ve lekad erselnâ nûhan ilâ kavmihî, fe lebise fîhim elfe senetin illâ hamsîne âmâ(âmen), fe ehazehumut tûfânu ve hum zâlimûn(zâlimûne).
Ve andolsun ki Biz, Nuh (A.S)’ı kavmine (Resûl olarak) gönderdik. Böylece onların arasında 1000 seneden 50 yıl eksik olarak (950 yıl) kaldı. Sonra onları (Nuh (A.S)’ın kavmini) tufan aldı. Ve onlar zalimlerdi.
Nuh (A.S), 950 yıl kavmi içerisinde hep Allah’a davet etti. Ama çok az kişi onu işitti. Din nasihat üzere gelişir. Kur’ân-ı Kerim boyunca insanların İslâm’ın 28 basamağını aşmalarının işaretlerini taşıyan bütün âyetlere bakın.
Hep bir anlatan bir de dinleyen vardır. Göreviniz bütün insanlığa onları mutlu edecek olan temel hakikatleri öğretmektir. Ama size düşen sadece tebliğdir. Tebliğden kendilerine pay çıkarmayan insanlar da her zaman olabilir. Sadece tebliğe ilgisiz kalmakla yetinmeyip tebliğe karşı mücâdele edenler de olabilir. İşte Hac 8’de buyuruluyor:
22/HACC-8 Ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve lâ kitâbin munîr(munîrin).
Ve insanlardan (öyle) kimseler vardır ki; bir ilme, bir hidayetçiye ve nurlu (aydınlatıcı) bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücâdele eder.
Bu özelliğin sahibi olan insanlar, Allah yolundan saptıranlardır. Ama bir de tebliğe muhatap olduğu zaman ilgisiz kalanlar var. İşte Bakara 6-7 ve Câsiye 23.
BAKARA-6 İnnellezîne keferû sevâun aleyhim e enzertehum em lem tunzirhum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Onlar muhakkak ki kâfirdirler. Onları ikaz etsen de etmesen de onlar için eşittir (birdir), mü’min olmazlar.
BAKARA-7 Hatemallâhu alâ kulûbihim ve alâ sem’ıhim, ve alâ ebsârihim gışâvetun, ve lehum azâbun azîm(azîmun).
Allah onların kalplerinin üzerini ve işitme (sem’î) hassasının üzerini mühürledi ve görme (basar) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Onlar için azîm (büyük) azap vardır.
CÂSİYE-23 E fe raeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveten, fe men yehdîhi min ba’dillâhi, e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah’tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?
Bunlar da sağır, dilsiz ve körlerdir. Sağır, dilsiz ve körlerin ulaşma dileğine ilgisiz kalan bu insanlar hassalarına Allah engeller koyuyor. Ama karşı çıkanların uzuflarına engeller konuyor. Saptıranların da kalbini Allahû Teâla tab ediyor.
Âli İmrân Suresi’nin 193. âyet-i kerimesine bakacak olursak şunu görüyoruz:
3/ÂLİ İMRÂN-193 Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr(ebrâri).
Rabbimiz! Muhakkak ki biz, “Rabbiniz’e âmenû olun” diye îmâna davet eden davetçiyi işittik, böylece îmân ettik (davetçiye tâbî olarak âmenû olduk) Rabbimiz artık bizim günahlarımızı mağfiret et, seyyiatlarımızı ört ve bizi ebrar olan (Allah’a ulaşan ve velî olan cennetlik) kullarınla beraber vefat ettir.
Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ: mürşidin 19 isminden bir tanesi de Munnâdi Mehdi. 19 ismine baktığımız zaman Munâdi Mehdi diyor ki: “Rabbimiz, biz işittik munâdiyi. "munâdiyen yunâdî lil îmân" Îmâna davet eden bir münadiyi. "fe âmennâ", Biz de îmân ettik.” ve devam ediyor.