Muhterem Hocam, Bakara 151’deki tezkiye kademesindeki mürşidin vazifesi tam olarak nedir? Kalbe îmân yazılması ve salavât nurlarının gönderilmesi sûretiyle mi tezkiye işlemi yapılı
Soru
Muhterem Hocam, Bakara 151’deki tezkiye kademesindeki mürşidin vazifesi tam olarak nedir? Kalbe îmân yazılması ve salavât nurlarının gönderilmesi sûretiyle mi tezkiye işlemi yapılır?
Cevap
Sevgili kardeşlerim, mürşidin vazifesi, bir devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelmedikçe ruhumuz vücûdumuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşmaz. devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelmedikçe kalbimize îmân yazılmaz. devrin imamının ruhu başımızın üzerine gelmedikçe o talepte bulunmadıkça günahlarımız sevâba çevrilmez.
Dolayısıyla nefs tezkiyesinin başlayabilmesi için ruhumuzun vücudumuzdan ayrılıp seyr-i sülûk üzerinde, Sıratı Mustakîm üzerinde olması lâzım. Bu yok. Nefsimizin tezkiye olabilmesi için kalbe îmânın yazılması lâzım. Îmân yoksa fazıllar kalbe giremez ve orada tutunamaz. Bu da yok. Günahlarımızın sevâba çevrilmesi noktasında, o da yok.
Dolayısıyla nefs tezkiyesinin gerçekleşmesi, kişinin gayretiyle, mürşidin himmetiyle, Allah’ın nusretiyle doğrudan doğruya ilişkilidir. Kişi evvelden Allah’a ulaşmayı dileyip zikre başladığı zaman rahmet ve fazıllar kalbe giriyor ama fazıllar orada tutunamıyor; kalbe girmiyor, îmân kelimesi olmadığı için. Îmân kelimesinin etrafına yazıldıktan sonra ancak Allah’ın katından gelen fazıllar îmân kelimesinin etrafında birikiyor ve o birikimle ıslâh-ı nefs gerçekleşiyor, nefs tezkiyesi gerçekleşiyor.
Zikri kişi bıraktıktan sonra karanlıklar yine kalbi istilâ etmeye başlıyor. Ama salavâtın müsaade ettiği kadar karanlıklar kalbe yaklaşabiliyor. Karanlıkların yükü ile salavât nurlarının elektrik yükü aynı. Aynı yükler birbirini itiyor. Dolayısıyla salavâtın gücü oranında karanlıklar artık kalbe giremiyor.
Yani rahmet taşıyıcı olarak görev yapıyor, fazıllar da kalıcı olarak görev yapıyor, kalpte kalıyor. Salavât da o fazılları kalbe bağlıyor. Yoksa salavâtın gücü olmazsa karanlıklar tekrar kalbi istilâ eder, giren nurları kalbin dışına çıkartır. Ama salavât nûru aynı yükte olması hasebiyle karanlıklarla zıt miktarda olduğundan karanlıklar artık kalbe giremiyor.