Muhterem Hocam, bir misafirimiz: “Kur’ân’ı okuduğunuzda zaten her şeyi anlıyorsunuz." Kur’ân’ı okuyan herkes dini mânâsını idrak edebilir mi?
Soru
Muhterem Hocam, bir misafirimiz: “Kur’ân’ı okuduğunuzda zaten her şeyi anlıyorsunuz." Kur’ân’ı okuyan herkes dini mânâsını idrak edebilir mi?
Cevap
Hayır. Mutlaka bir öğreten, açıklayıcı var. Çünkü insanı yaratan Allah’tır. İnsanı en iyi bilen Allah’tır. Öyleyse Allahû Tealâ, bizler için tayin ettiği 7 safha mutluluk hedefine ulaşabilmemizin mutlaka Kendisinin bizim için tayin ettiği mürşide tâbî olmamızla mümkün olduğunu buyuruyor. Allah öyle diyorsa %100 gereklidir. Onun için Allah Resûlü vaaz ettiği bir hadîste:
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Muslim - Riyadussalihin s.137
“Ey insanlar! Hepiniz dalâlettesiniz. Hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim.
Ey kullarım, ben zulmü kendime haram kıldım, sizin aranızda da zulmü haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyiniz.
Ey insanlar! Hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Nimetlendirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi nimetlendireyim.”
“Ey insanlar! Hepiniz delalettesiniz. Hidayete erdirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi hidayete erdireyim.” Allah’ın bizi hidayete erdirebilmesi, mutlaka bizim hidayeti dilememize bağlıdır. “Ey insanlar! Hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Ni’metlendirdiklerim müstesna. Dileyin ki sizi ni’metlendireyim.”
Demek ki hepimiz Allah’a muhtacız. Ni’metlendirilenler, onlar mürşidlerine tâbî olanlar. O zaman dileyin ki sizi ni’metlendireyim. Allah’ın bizi ni’metlendirmesi neye bağlı? Bizim mürşidimizi Allah’tan sormamıza, Allah’ın da bize mürşid göstermesine bağlı. Öyleyse mürşid kesinlikle farzdır. Fussilet Suresi'nin 44. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle diyor: “Eğer Kitab’ı yabancı bir dilde Kur’ân kılsaydık, ‘Onun âyetleri açıklanmalı değil miydi? Araba yabancı dil mi?’ derlerdi. De ki: O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır.”
41/FUSSİLET-44 Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).
Ve eğer O’nu (Kitab’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Ve mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür (şifa ve hidayet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.”
İşte kimdir âmenû olanlar? Âmenû olanlar Arapça bilenler değil; âmenû olanlar Allah’a ulaşmayı dileyenlerdir. Öyleyse Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ulaşmayı kalben dileyenler için hidayet ve şifadır. Ama âmenû olmayan, mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O Kur’ân onlara karşı körlüktür; şifa ve hidayet değildir. Her âyetin bir lafzı vardır, bir de kelime yapısı vardır, bir de ruhu vardır.
Ruhu insanlar farklı şekilde idrak edebilirler. Herkesin Allah’ın katında Kur’ân’ın mânâsını açıklamakta ayrı bir yeri vardır. Herkes muhtevasında ilim seviyesine göre açıklamalarda bulunabilir. Oysa ki önemli olan Allah’ın doğrularıdır.
Şu anda dünya üzerinde bütün kavimlerde bir resûl hayattadır ve her birine onların diliyle Allah’ın doğrularını bahsetmektedir. Yani Fussilet 44’e göre şu anda her kavimde o kavmin lisanıyla âyetleri açıklıyorlarsa o zaman biz o resûllerin lisanıyla Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeliyiz. Kur’ân Arapçadır. Ama her kavmin içerisinde resûl varsa, örneğin İngilizceyi konuşan bir kavim varsa, o zaman o Kur’ân-ı Kerim’i İngilizce lisanıyla elbette açıklayacaktır. Resûl hangi kavmin içinde yaşıyorsa Kur’ân-ı Kerim’i o kavmin lisanıyla insanlara açıklayacaktır. Allah razı olsun.
Yani her devirde, o kavmin içerisindeki herkesin konuştuğu lisanla Kur’ân-ı Kerim’i açıklayan Allah’ın resûlleri vardır.