Muhterem Hocam, bir misafirimiz mürşid konusunda, “İyi insanlarla ilgili bir sorun olmadığı gibi muhakkak onlarla beraber olmak isterler. Hatta adam ateist olsa bile ister.” dedi A

Soru

Muhterem Hocam, bir misafirimiz mürşid konusunda, “İyi insanlarla ilgili bir sorun olmadığı gibi muhakkak onlarla beraber olmak isterler. Hatta adam ateist olsa bile ister.” dedi Allah’ın gerçek mürşidleri günümüzde neden aynı ilgiyi görmüyor?

Cevap

Bu da şeytanın bir tuzağıdır. Şeytan mürşidleri halkın gözünde yanlış gösteriyor ve onları bir menfaatçi, bir sahtekâr olarak insanlara lanse ettiriyor. Hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm’de Allahû Tealâ, dinin irşad makamıyla yaşanabileceğini buyuruyor.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor:

HADÎS-İ ŞERİF

Kaynak: İbn Hanbel, III, 199.

“Kulun kalbi doğru oluncaya kadar îmânı dosdoğru olmaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi dosdoğru olmaz. Komşusunun kendisinden bir kötülük gelmeyeceğine emin olmadığı kimse de cennete giremez.”

Öyleyse her hâlükârda dilimizi doğrultmamız gerekir. Bu da ancak kutsal kitaplardaki âyetlerle konuşmak, âyetleri öğrenmek ve hayatımıza tatbik etmekle mümkün olur.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V):

HADÎS-İ ŞERİF

Kaynak: Tirmizi Huccetü’l İslâm İmam Gazali, İhya’u Ulumi’d-dîn, 3. cilt, s. 425

“Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek kökten kazıyan şeydir.

Allah’a yemin ederim ki îmân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe îmân etmiş olamazsınız.

Size birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selâmı yayın…”

Yûnus Suresi’nin 39. âyet-i kerimesine baktığımız zaman ne görüyoruz?

YÛNUS-39: Bel kezzebû bimâ lem yuhîtû bi ilmihî ve lemmâ ye'tihim te'vîluh(te'vîluhu), kezâlike kezzebellezîne min kablihim fanzur keyfe kâne âkibetuz zâlimîn(zâlimîne).

Hayır, onlara tevîl gelmedikçe (gelmediği için) ilmini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar. Bunun gibi ondan öncekiler de yalanladılar. Artık bak, zalimlerin akıbeti (sonu) nasıl oldu.

Kur’ân-ı Kerîm’e baktığımız zaman Âli İmrân 7’de:

ÂLİ İMRÂN-7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih(te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

Kitab'ı sana indiren O'dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab'ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te'vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: "Biz O'na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır" derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl'elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

“Kur’ân’ın bir kısmı muhkem âyetler, bir kısmı müteşâbih âyetler...” Yani Kur’ân, muhkem ve müteşâbih âyetlerden oluşuyor. Ama kalbinde zeyg olanlar müteşâbih âyetlere yorum getirerek insanlar arasında fitne sebebi oluyorlar. “İlim sahibi olanlar da, onlar da tezekkür edemezler” müteşâbih âyetin mânâsını anlayamazlar. “illâ ulûl elbâb”

Müteşâbih âyetlerin mânâsını Allah biliyorsa, o zaman ulûl elbâb müteşâbih âyetlerin mânâsını kimden öğreniyor? Allah’tan öğreniyor.

İşte onun gibi tarih tekerrürden ibarettir. İnsanlar Allah’ın güzelliklerini insanlık tarihi boyunca hep yalanlamışlardır. Ruhun, fizik vücudun, nefsinin ve iradenin Allah’a teslimi her devirde yalanlanmıştır. Allah’ın evliyaları Allah’ın resûlleri de her devirde bütün bu kavimlerde mevcut olmuştur. Ama onların ilimleri yeterli olmadığı için onu reddediyorlar, inkâr ediyorlar.

İşte Mu’min Suresi’nin 44. âyet-i kerimesi:

MU'MİN-44: Fe se tezkurûne mâ ekûlu lekum, ve ufevvidu emrî ilâllâh(ilâllâhi), innallâhe basîrun bil ibâd(ibâdi).

Bundan sonra size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız (anlayacaksınız). Ve ben, işimi Allah'a havale ederim (bırakırım). Muhakkak ki Allah, kullarını görendir.

“Allah resûllerini art arda gönderiyor.” Bakara 87’de öyle.

Mulk Suresi’nin 8, 9 ve 10. âyet-i kerimelerinde:

MULK-7: İzâ ulkû fîhâ semiû lehâ şehîkan ve hiye tefûr(tefûru).

Oraya (cehenneme) atıldıkları zaman onun kaynayan korkunç sesini (gürlemesini) işittiler. Cehennemlikler cehennemin kapılarından girdiklerinde cehennem melekleri sual soruyorlar: “Size nezir gelmedi mi?” Hepsi itiraf ediyor: “Geldi ama biz onları yalanladık. Allah hiçbir şey indirmemiştir.” dedik.

MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye’tikum nezîr(nezîrun).

(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Oraya herbir grup atılışında onun (cehennemin) bekçileri onlara: “Size nezir (uyarıcı) gelmedi mi?” diye sordu.

MULK-9: Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).

Onlar (cehenneme atılanlar) dediler ki: “Evet, bize nezir gelmişti. Fakat biz onu yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmemiştir, siz ancak büyük bir dalâlet içindesiniz, dedik.”

MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmeu ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri).

Ve: “Eğer biz işitmiş veya akıl etmiş olsaydık, alevli ateş halkı arasında olmazdık.” dediler.

İşte bu üç vasıf münafıkların özelliğidir. Münafık, konuştuğu zaman yalan söyler, ahde vefa etmez ve emanete ihanet eder.

İşte tıpkı bunun gibi, bu vasıflar münafıklarındır ve ne yazık ki her devirde onlar çoğunluktadır.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 22 Ekim 2026Son güncelleme: 22 Ekim 20264 dk okuma0