Muhterem Hocam, edep ve hayâ ne demektir? Edep ve hayayı kimlerden öğrenmeliyiz? Allah’a ve Kur’ân’a karşı haya nasıl olmalıdır? Bizlere açıklar mısınız?

Soru

Muhterem Hocam, edep ve hayâ ne demektir? Edep ve hayayı kimlerden öğrenmeliyiz? Allah’a ve Kur’ân’a karşı haya nasıl olmalıdır? Bizlere açıklar mısınız?

Cevap

Edep, en üst seviyede Allah ve Resûlüne itaattir. Muhterem Efendimizin de açıklamalarında edep, itaati muhtevasına alıyor. Teslim de itaati içine alıyor. Mesela bütün tasavvuf mensupları “Edep ya Hu” diye. Edebin yer almadığı bir tasavvuf hayatı söz konusu değil. Yûnus Emre’nin bir dörtlüğünde:

“Gezdim Halep ile Şam’ı,

Eyledim ilmi talep,

Bir de baktım ilim bir hiç imiş,

İlla edep, illa edep.”

Yani buradan almamız gereken şey ne? Öğrendiklerimizi hayatımıza tatbik etmemiz, yaşamamız. Bu da Allahû Tealâ’nın bize gösterdiği davranış biçimleridir. Yani herkesi kendimizden öne geçirmek. İşte Efendimiz'in her zaman buyurduğu Hz. Ömer misali; onlar edebin en güzel örneklerini oluşturmuşlar. Savaş meydanında su isteyen bir sahâbi, bir ikincisi su isteyince Hazreti Ömer’e: “Ya Ömer, bana değil ona ver.” En üst seviyedeki edeble kardeşini kendinden öne geçiriyor. Ve diğerleri de öyle. Diğerleri de hep bu şekilde başkalarını kendinden öne geçirmek suretiyle edebin en güzel örneklerini bizlere miras bırakmışlardır. Hayâ da takva elbisesiyle hayatı yaşamaktır. İşte Allahû Tealâ, Adem babamız ve eşini cennette koyarken diyor ki: “Buradaki dilediğiniz yerden yiyin, için ama bu ağaca yaklaşmayınız.”

Bakara Suresi’nin 35. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Ey Adem, sen ve eşin cennete yerleşin. Oradaki yiyeceklerden dilediğiniz yerden bol bol yiyin. Ama bu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”

Bakara 36’da: Ama şeytan onlara ne yapıyor? "Şeytan ikisinin ayağını oradan kaydırdı. Böylece ikisini de içinde oldukları şeyden, ni'metten çıkarttı. Birbirinize düşman olarak dünyaya inin. Sizin için belli bir zamana kadar yeryüzünde oturma ve faydalanma, geçim vardır.”

37'de: Tövbesini aldı, Adem (A.S), Allah tövbesini kabul etti.

38’e baktığımız zaman: “Siz ve şeytan birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin, benden size hidayet gelecek. Kim hidayetime tâbî olursa...”

39’a baktığımız zaman ne görüyoruz? Bakara 39’da: Allahû Tealâ, “İnkar eden, âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir. Orada ebedi kalacaklardır.”

2/BAKARA-35 Ve kulnâ yâ âdemuskun ente ve zevcukel cennete ve kulâ minhâ ragaden haysu şi’tumâ ve lâ takrabâ hâzihiş şecerete fe tekûnâ minez zâlimîn(zâlimîne).

Dedik ki: “Ey Âdem! Sen ve eşin, cennette yerleşin. Oradan (oradaki yiyeceklerden) dilediğiniz yerden bol bol yeyin. Ve bu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.”

2/BAKARA-36 Fe ezellehumâş şeytânu anhâ fe ahrecehumâ mimmâ kânâ fîh(fîhi), ve kulnâhbitû ba’dukum li ba’din aduvv(aduvvun), ve lekum fîl ardı mustekarrun ve metâun ilâ hîn(hînin).

Fakat şeytan, ikisinin (ayağını) oradan kaydırdı. Böylece ikisini de içinde oldukları şeyden (ni’metten) çıkardı. Ve: “Birbirinize düşman olarak (dünyaya) inin. Sizin için (belli) bir zamana kadar yeryüzünde oturma ve faydalanma (geçimini temin etme) vardır.” dedik.

2/BAKARA-37 Fe telekkâ âdemu min rabbihî kelimâtin fe tâbe aleyh(aleyhi), innehu huvet tevvâbur rahîm(rahîmu).

Sonra Âdem, Rabbinden kelimeleri telakki etti (öğrendi) (ve Rabbine tövbe etti.). Bunun üzerine (Allah), onun tövbesini kabul buyurdu. Muhakkak ki O, Tevvab’tır (tövbeleri kabul edendir), rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

2/BAKARA-38 Kulnâhbitû minhâ cemîa(cemîan), fe immâ ye’tiyennekum minnî hudenfe men tebia hudâye fe lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).

Biz dedik ki: “Hepiniz oradan (aşağıya) inin. Benden size mutlaka hidayet gelecektir. O zaman kim hidayetime tâbî olursa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmazlar.”

2/BAKARA-39 Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ ulâike ashâbun nâr(nârı), hum fîhâ hâlidûn(hâlidûne).

Ve inkâr edenler ve âyetlerimizi yalanlayanlar, işte onlar ateş ehlidir, orada ebedî kalacak olanlardır.

A’râf Suresi’nin 26. âyet-i kerimesi: İşte burada “Ey Âdemoğulları! Sizlere ayıp yerlerinizi gizleyip örtecek elbise...”

7/ARÂF-26 Yâ benî âdeme kad enzelnâ aleykum libâsen yuvârî sev’âtikum ve rîşâ(rîşâen) ve libâsut takvâ zâlike hayr(hayrun), zâlike min âyâtillâhi leallehum yezzekkerûn(yezzekkerûne).

Ey Âdemoğulları! Sizlere ayıp yerlerinizi gizleyip örtecek elbise ve süslenecek şeyler (elbise) ve takva elbisesini indirdik. Bu daha hayırlıdır. İşte bu Allah’ın âyetlerindendir. Böylece onlar tezekkür ederler.

Burada bu, aslında kişinin hayâsını da ifade ediyor. Yani Allahû Tealâ’nın emrettiği bir örtünme şekli hayâdandır. Ama o, Allah’ın örtünmesini emrettiği şeyleri ulu orta başkasına gösteren kişilere hayâ sahibi denmez. Dolayısıyla hem fizik bedenimizin uyması gereken şartlar, hem nefsimizin hangi takva seviyesinde olması gerektiği, hepsi bunlar Kur'ân-ı Kerim’de zikredilmiştir ve bizim onlara uymamız, edebin ve hayânın bir gereğidir.

Bunları kimden öğreneceğiz? Bunları Kur'ân-ı Kerim’i yaşayan insanlardan. Mesela Hz Ali diyor ki: “Ben edebi edepsizlerden öğrendim.” Edepsiz, Allah’ın emirlerine riayet etmeyen kişi. Bakıyor hallerine her türlü fısk-u fücur, her türlü negativite, her türlü huzursuzluk, mutsuzluk. Ve onların o halinden ders almak suretiyle edepli olmayı öğreniyor ve yaşıyor. Hayâ da aynı şekilde.

Yani dolayısıyla edebi kimden öğrenmeliyiz? Elbette en üst seviyedeki Allah’ın bizler için tayin ettiği mürşitten öğrenmeliyiz, Allah’ın izniyle. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 4 Eylül 2026Son güncelleme: 2 Ekim 20264 dk okuma0