Muhterem Hocam, günümüzde insanlar çalışıp evinin geçimini sağlamayı en büyük ibadet olarak görüyorlar ve Allah ile olan ilişkileri ikinci plana atıyorlar. Bu şekildeki bir düşünce

Soru

Muhterem Hocam, günümüzde insanlar çalışıp evinin geçimini sağlamayı en büyük ibadet olarak görüyorlar ve Allah ile olan ilişkileri ikinci plana atıyorlar. Bu şekildeki bir düşünce sistemi Kur’ân-ı Kerim’e göre ne derece doğrudur? Açıklar mısınız?

Cevap

Sevgili kardeşlerim, elbette aile fertlerinin üzerimizde hakkı vardır. Onların haklarına riayet etmek, aile reisinin maişetini temin etmesi, onları helal lokmayla beslemesi güzeldir. Ama bilelim ki her insan üzerinde en üst seviyede hak sahibi bizi yaratan Allah’tır. Dolayısıyla Allah’la olan ilişkilerimizi daima hayatımızın birinci sırasına yerleştirmemiz lazım.

İşte Resûlullah (S.A.V) Efendimiz Yemen’e Muâz bin Cebel’i vâli olarak tayin etmeden evvel sualler soruyor: Ya Muâz diyor, Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir? Muâz bin Cebel: “Ben bilmem. Allah ve Resûl'ü daha iyi bilir.” dedi. Nebîler Sultanı Peygamberimiz (S.A.V) şöyle buyurdu:

HADÎS-İ ŞERİF

Kaynak: Sahih Buhari (2756)

Muaz b. Cebel (r.a.) şöyle anlatmaktadır:

“Ey Muaz! Allah’ın kullar üzerindeki hakkı ve kulların Allah üzerindeki hakkı nedir, biliyor musun?” dedi.

Ben, “Allah ve Resûl’ü daha iyi bilirler.” dedim.

Şöyle buyurdu:

“Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, hiçbir şeyi ortak kılmadan O’na ibadet etmeleridir.

Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayanlara azap etmemesidir.”

Ben, “Ey Allah’ın Resûl’ü! İnsanlara bu haberin müjdesini vermeyeyim mi?” dedim.

“Onlara müjde verme ki, güvene kapılmasınlar!” buyurdu.

Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, hiçbir şeyi ortak kılmadan O’na kul olmaları, ve kulların Allah üzerindeki hakkı ise kendisine hiçbir şey ortak koşmayanlara azap etmemesidir. Öyleyse görüyorsunuz ki herşeyden önce Allah’ın üzerimizdeki hakkı O’na kul olmak, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamaktır. Allahû Tealâ bütün resûllerini bu gayeyle insanlara vazifeli kılmıştır. İşte Nahl Suresinin 36. âyet-i kerimesinde:

16/NAHL-36 Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Allah’a kul olsunlar ve tağutta kul olmaktan içtinap etsinler. İşte bu Allah’a kul olmak bir dilektir. Tağuta kul olmamak da bu dileğin kalpte yerleşmesi; kişinin kalben Allah’a ulaşmayı dilemesidir. İşte başlangıçta herkes tağutun kuludur. Allah’ın kulu olabilmesi, o kişinin kalben Allah’a yönelmesi, Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlıdır.

Şeytanın kulu ve dostudur. Zumer 17.

39/ZUMER-17 Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi.

Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!

Onlar ki tağuta kul olmaktan içtinap ettiler, kaçındılar; kendilerini kurtardılar. Çünkü Allah’a yöneldiler, Allah’a ulaşmayı dilediler. Onlara müjdeler vardır. İşte Allah’a ulaşma dileğiyle, kişi Allah’ın kulu oluyor ve tağuta kul olmaktan kendisini kurtarıyor. Öncelikle bütün insanlar için hayati öneme haiz olan budur. Çünkü bu dileğin sahibi değilse hem ahiretini kaybediyor hem dünyasını da kaybediyor. İşte Tâhâ 123’te:

20/TÂHÂ-123 Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvvun, fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.

(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”

Siz ve şeytan birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin. Benden size hidayetim gelecek; kim hidayetime tâbî olursa o dalalette kalmaz ve şakîlerden olmaz.

Ancak hidayete tâbî olmakla kişi tağuta kul olmakla kendisini kurtarabilir. O zaman insan hayatında Allah’la ilişkilerimiz birinci sıraya oturmalı. İkinci sırada da Allah’a şirk koşmayanların, tağutta kul olmaktan kendisini kurtaranların Allah’ın onları azap etmemesidir.

Gerçekten de Enfâl Suresi’nin 29. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:

8/ENFÂL-29 Yâ eyyuhâllezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).

Ey âmenû olanlar! Allah’a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.

Eğer takvâ sahibi olursanız Allah size furkanlar verir ve günahlarınızı örter. Yani Allahû Tealâ günahlarınızı örter demekle, o güne kadar işlenen günahları karşılığının azabı bize tattırmıyor, bizi azaptan beri kılıyor. Kulların Allah üzerindeki hakkı, O’na ortak koşmayan, Allah’a ulaşmayı dileyenlere Allah’ın onlara azap etmemesidir. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 17 Ağustos 2026Son güncelleme: 2 Ekim 20264 dk okuma0