Muhterem Hocam, insanoğlu kendi aklını ve mantığını kullanıp Kur’ân ve hadîslerle, mürşid olmadan hedefe ulaşabilir mi?
Soru
Muhterem Hocam, insanoğlu kendi aklını ve mantığını kullanıp Kur’ân ve hadîslerle, mürşid olmadan hedefe ulaşabilir mi?
Cevap
Hayır. Nitekim Resûlullah (S.A.V) Efendimiz Duhân-11, 12, 13, 14’ü okuduğu zaman, "İlmin insanlardan alındığı zamandır." Orada sahâbeden bir tanesi: “Ya Resûlullah! Biz Kur’ân’ı öğreniyoruz, eşlerimize, çocuklarımıza öğretiyoruz. Allah gelip evlerdeki Kur’ân’ları toplatıp götürecek mi?" Resûlullah’ın manidar cevabı: Şu anda Yahudilerin ellerinde Tevrat var, Hristiyanların ellerinde İncil var onların ne işine yarıyor?”
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Tirmizî, İbn Mâce.
“Gün gelir, ilim insanları terk eder. İnsanların onda hiç nasibi kalmaz.”
Sahabe sordu: “İlim bizi nasıl terk edebilir ki?
Biz Kur’ân-ı okuyoruz ve bundan böyle de vallahi okuyacağız.
Hanımlarımıza, oğullarımıza da okutmaktayız.”
Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle cevap buyurdu:
“Yahudilerin ve Hristiyanların elinde de Tevrat ve İncil yok muydu?”
Demek ki sadece Kitab'ın olması, insanların da o Kitab'ı okuması onları hedefe ulaştırmaz. Mutlak surette bir mürşidle bunun öğrenileceğini, yaşanılacağını ve öğretileceğini buyuruyor. Allahû Tealâ’nın dizaynı bu. Öğrenmek mürşiddedir, yaşamak mürşiddedir, öğretmek de mürşiddedir.
Sahâbeye Allah Resûl'ü onlara bir sual sorduğu zaman sahâbenin hepsi: “Biz bilmeyiz, Allah ve Resûl'ü bilir.” Her sualin cevabını Resûlullah’tan alırlardı.
Gün gelir ilim insanları terk eder, insanların onda hiçbir nasibi kalmaz. “İlim bizi nasıl terk edebilir? Biz Kur’ân okuyoruz. Bundan böyle de vallahi okuyacağız, hanımlarımıza, çocuklarımıza da okutacağız.” Peygamber Efendimiz (S.A.V): “İşte o zaman Yahudilerde Tevrat, Hristiyanlarda İncil var ama onların bir işine yaramıyor.” Çünkü o Tevrat ve İncil’i öğrenmiyorlar, dinde fırkalara ayrılmışlar, yaşamıyorlar, mürşide tâbî değiller, öğretmiyorlar, sünnetleri tamamen din tatbikatından çıkartmışlar.
Âli İmrân Suresinin 112. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki: “İnsanların üzerine zillet damgası vurulmuş, Allah’tan bir ip ve insanlardan bir ip müstesna.”
3/ÂLİ İMRÂN-112 Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh(meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk(hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn(ya’tedûne).
Onların üzerlerine, nerede olurlarsa olsunlar zillet (alçaklık) damgası vuruldu. Ancak Allah'ın ipine (Sıratı Mustakîm'e) ve insanlardan bir ipe (Allah'a ulaştıracak olan mürşide) tutunanlar (ulaşanlar) hariç. (Onlar) Allah'tan bir gazaba uğradılar ve üzerlerine miskinlik damgası vuruldu. Bu, onların Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları ve peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları sebebiyledir. İşte bu, onların (Allah'a) isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarındandır.
İşte Allah’tan bir ip Sıratı Mustakîm, insanlardan bir ip de mürşid. Bu yoksa herkesin üzerine zillet damgası var.
Meryem-43’te Hz. İbrâhîm (A.S) babasına: “Yâ ebeti, bana tâbî ol ki seni Sıratı Seviyye ulaştırayım.” Bu Kur’ân’ın âyet-i kerimesi, bu Allah’ın sözü.
19/MERYEM-43 Yâ ebeti innî kad câenî minel ilmi mâ lem ye’tike fettebi’nî ehdike sırâtan seviyyâ(seviyyen).
Ey babacığım, muhakkak ki bana, sana gelmeyen bir ilim gelmiştir! Öyleyse bana tâbî ol. Seni, Sıratı Seviye’ye (düzgün, seviyeli, Allah’a ulaştıran yola) hidayet edeyim (ulaştırayım).
Âli İmrân-104’te de aynı şeyi ifade ediyor:
3/ÂLİ İMRÂN-104 Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker(munkeri), ve ulâike humul muflihûn(muflihûne).
Sizin içinizden hayra davet eden (mürşidlerden) bir cemaat olsun ve mârufla emretsin, ve münkerden nehyetsin (men etsin). İşte onlar, onlar felâha erenlerdir.
Akletmek, Allah'ın ilmini aldıkça üst seviyeye doğru yönelen bir güzelliktir. Nitekim âyetler insanlar akletsin diye açıklanır, ama insanları cennete ulaştıracak olan yeminleri yerine getirilmesi ise, bir kişi tarafından kendi kendine mümkün olan bir olay değildir. Allah’ın bizi akleder hâle getirmesi Allah’a ulaşmayı dilememize bağlıdır. Allah’a ulaşmayı dileyenler Allah’ın ipine sarılanlardır. Evet, demek akletmek Allah’a ulaşmayı dilemekle. Allah’a ulaşmayı dileyenler de Allah’ın ipine sarılanlardır. Yani Sıratı Mustakîm’e ulaşanlardır. Allahû Tealâ sadece bir ipi yeterli görmüyor. İnsanlardan bir ipi de mutlaka gerekli görüyor. İnsanlardan bir ip mürşiddir.
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Sünen-i Tirmizî C.5, S.663.
“Sizin aranızda iki paha biçilmez emanet bırakıyorum; onlara sarıldığınız müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz; Allah’ın Kitab’ı Kur’ân ve Ehli Beyt’im.”
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: El-Marifet-ü ve’t-Tarîh, c. 1, s. 538.
“Ey insanlar! Aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Allah’ın Kitabı ve ıtretim (Ehl-i Beyt’im). Bunların biri öbüründen daha üstündür, o da Allah’ın Kitabıdır. Bunlar havuzun başında bana gelip çatıncaya kadar birbirinden ayrılmazlar. Bunlar Nuh’un gemisine benzer, binmeyen ise boğulur.”
Görüyorsunuz ki tamamen dinin hayata geçirilmesi, öğrenilmesi ve yaşanması, öğretilmesi mutlaka iki temel kaynağa bağlıdır.