Muhterem Hocam, irfan sahibi olmak ne demektir?

Soru

Muhterem Hocam, irfan sahibi olmak ne demektir?

Cevap

İrfan sahibi olmak arif olmak demektir. Arif olmak, Allah’ın beş duyunun dışındaki bir şeylerle kişiye hediye vermesi demektir.

Kimin Allahû Tealâ kalp gözünü açarsa, o kişi arif olmuştur. Kimin Allahû Tealâ kalp kulağını açarsa, o kişi de arif olmuştur. Bu daimî zikre ulaşmadan gerçekleşirse, o kişi ulûl’elbab değildir. Sadece ariftir. İrfan da bu ilmin adıdır. İlm’el yakîn’in bittiği, Ayn’el yakîn’in başlamasından evvelki bir devrede bu olay oluşur. Hakikî arif olmanın vasıflarından daimî zikir mutlaka yer alır. Yani her hikmet sahibi âlim ariftir ama her arif hikmet sahibi âlim değildir.

Ve Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadîsinde: ”Hikmet sahibi âlimin sohbetinde bulunmak, kelâmını işitmek üzerine farz." Çünkü Allah ölü kalpleri hikmet nuruyla diriltir. Hikmet nuru daimî zikir sahibi kişilerin nurudur. Yani salâh nuru.

HADÎS-İ ŞERİF

Kaynak: Taberânî, Muvatta, İlim, 1.

"Hikmet sahibi ulemanın (âlimin) meclisinde (sohbetinde) bulunmak, kelâmını işitmek üzerinize farz kılındı. Muhakkak ki Allah bu meclislerde hikmet nuruyla ölü kalpleri diriltir. Yağmur suyuyla ölü toprakları dirilttiği gibi ölü kalpleri bu şekilde Allah diriltir."

Öyleyse Allahû Tealâ; hikmet sahibi ulemanın (âlimin) meclisinde, sohbetinde bulunmak, kelâmını işitmek. Allahû Tealâ; ölü kalpleri hikmet nuruyla diriltir. Hanif fıtratı bidayetinde şeytanın kapılarının %100’ü açık, Allah’ın kapılarının %100 kapalı olduğu; nihayetinde Allah’ın kapılarının %100 açık, şeytanın kapılarının %100 kapalı olduğu bir muhtevayı ifade ediyor.

Ve Allahû Tealâ kesinlikle Âli İmrân Suresinin 190, 191. âyet-i kerimesinde;

3/ÂLİ İMRÂN-190 İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN-191 Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah'ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah'ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): "Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan'sın, artık bizi ateşin azabından koru.

“O ulûl’elbab olan kullar var ya, onlar ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken hep Allah’ı zikrederler.”

Bu daimî zikrin sahibi ve daimî zikirdeki bir insan nefsini Allah’a teslim etmiştir.

Yakîn itibariyle İlm’el yakîn, Ayn’el yakîn ve Hakk’ul yakîn bir bütünü ifade ediyor.

İlm’el yakîn henüz kalp gözü, kalp kulağının açılmadığı, kişinin Allah’ın sahibi olduğu âyetlerdeki ilmi ifade ediyor.

Ayn’el yakîn daimî zikri muhtevasına aldığı gibi kalbinin 7 kademede müzeyyen olmasını ifade ediyor.

Hakk’ul yakîn ise 19 kademede kalbin müzeyyen olmasının bitiminde, Allah’ın Zat’ının görülmesini ifade ediyor. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 15 Eylül 2026Son güncelleme: 10 Ekim 20263 dk okuma2