Muhterem Hocam, kadere îmânın Kur’ân’da olmadığı, hadîslere sonradan karıştırıldığı iddiasında bulunanlar var. Kadere îmânın kaynağı nedir? Açıklar mısınız?

Soru

Muhterem Hocam, kadere îmânın Kur’ân’da olmadığı, hadîslere sonradan karıştırıldığı iddiasında bulunanlar var. Kadere îmânın kaynağı nedir? Açıklar mısınız?

Cevap

Kadere îmânın kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Allahû Tealâ Kamer Suresinin 49. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

54/KAMER-49: İnnâ kulle şey’in halaknâhu bi kader(kaderin).

Muhakkak ki Biz, her şeyi, bir kaderle (takdir edilmiş olarak) yarattık.

Öyleyse îmânda yer alan kaderin kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Resûlullah (S.A.V) Efendimiz hadîsinde de şöyle buyuruyor: “Kadere îmân eden kederden emin olur.” Neden kadere îmân eden kederden emin olur? Bir gün daimî zikre ulaşırsanız, o zaman herşeyin Allah’ın takdiriyle gerçekleştiğini göreceksiniz. Orada da sizin için artık gam, keder yok. Allahû Tealâ’nın dizaynı bu. Nitekim kâinata baktığımız zaman ilâhî irade herşeyi yaratandır.

Bizimle Allah arasındaki ilişkilerde Allahû Tealâ’nın kader olarak değerlendirdiği doğum bir kaderdir. Ölüm kaderdir. Dualar kaderdir. Velî olmak kaderdir. Bunların hepsi ilâhî iradenin bizim üzerimize vücuda getirdiği bir muhtevayı ifade ediyor. Ya bizim için bir hayırdır ya bir faydadır. Ama bunlardan bizim için bir derecat kaybı yoktur. Doğumda bir derecat kaybı yoktur. Ölümde bir derecat kaybı yok. Dualarda keza öyle. Bir de küllî iradenin oluşturageldiği kader var: Ölüm. Vazifeli melekler devreye giriyorlar ve küllî iradenin dizaynı içerisinde bu olay gerçekleşiyor. Yine bir derecat kaybı yok.

Dışımızdaki bütün insanların üzerimize vücuda getirdiği, bize tesir eden hiçbir olay bize derecat kaybettiremez. Bizim için ya bir faydadır ya bir hayırdır. Biz üzerinde işlem yapılanlarız, işlemi yapanlar değiliz. İşlemi yaptıklarımız, sadece kendi irademizle vücuda getirdiğimiz olaylardır. Üzerimizde işlem yapılanlar, yani ilâhî iradenin üzerimize vücuda getirdiği olaylar, küllî iradenin üzerimize getirdiği olaylar, bizim dışımızdaki cüz’î iradelerin üzerimizde oluşturageldiği olayların hepsi kader tahtında gerçekleşiyor. Ya bir faydadır ya bir hayırdır. Kader sebebiyle hiç kimse derecat kaybetmez.

Herşey bir kadere bağlı. Bizim kendi cüz’î irademizle oluşturduğumuz olaylar da bir kader midir? Evet. Burada niyet ve nasip, kaza ve kader olarak değerlendiriliyor. Kaza, bir fiili tamamlamamızın adıdır. Biz namazımızı kaza ediyoruz, icra ediyoruz. Nitekim Nisâ-103’te “Fe izâ kadaytumus salâte” yani namazınızı kaza edip bitirdikten sonra buyuruluyor:

4/NİSÂ-103: Fe izâ kadaytumus salâte fezkurûllâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbikum, fe izatma’nentum fe ekîmus salât(salâte), innes salâte kânet alâl mu’minîne kitâben mevkûtâ(mevkûten).

Böylece namazı bitirdiğiniz zaman, artık ayaktayken, otururken ve yan üstü iken (yatarken), (devamlı) Allah’ı zikredin! Daha sonra güvenliğe kavuştuğunuz zaman, namazı erkânıyla kılın. Muhakkak ki namaz, mü’minlerin üzerine, “vakitleri belirlenmiş bir farz” olmuştur.

Bir de kader tahtında oluşan, yani ilâhî irade, küllî irade ve cüz’î iradenin vücuda getirdiği olaylar var. Ama o kaza ettiğimiz olaylarda da bir kader boyutu var: Niyet ve nasip. Nasip, kişinin o güne kadar vücuda getirdiği olayların bütününün Allah katındaki müktesebatını ifade ediyor. Dolayısıyla kendi başımıza oluşturduğumuz olaylarda sonuca ulaşabilmemiz ancak nasiple gerçekleşiyor. Niyet ve nasip. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 23 Ekim 2026Son güncelleme: 27 Ekim 20263 dk okuma0