Kıymetli Hocam, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan herkes muhtevasında faydalı ilimden nasiplenir mi? Açıklar mısınız?

Soru

Kıymetli Hocam, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyan herkes muhtevasında faydalı ilimden nasiplenir mi? Açıklar mısınız?

Cevap

Âyetlere baktığımız zaman mutlaka devrede mürşid olması lâzım. Fussilet-44: Kur’ân-ı Kerîm, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır.

41/FUSSİLET-44: Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).

Ve eğer O’nu (Kitab’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Ve mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür (şifa ve hidayet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.”

Allah’a göre, Allah’a ulaşmayı dilemedikçe bütün insanlar kör, kulakları sağır ve idraksız olarak değerlendirilirler. Kur’ân’da körün okuyamayacağı, okuduğu takdirde anlamayacağı; sağırın işitemeyeceği, anlayamayacağı; mühürlü olan kalbin idrak edemeyeceği bir muhteva taşır. Evet, demek ki İsrâ-45, 46:

17/İSRÂ-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).

Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).

17/İSRÂ-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).

O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.

İşte bu açıdan çok çok önemli. Kur’ân’da körün okuyamayacağı, okuduğu takdirde anlamayacağı; sağırın işitemeyeceği, anlayamayacağı; mühürlü olan kalbin idrak edemeyeceği bir muhteva taşır. Sadece âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler; kör, sağır ve dilsiz olmaktan Allahû Tealâ tarafından kurtarılır. Allah tarafından, Allah’a ulaşmayı diledikleri an kesinlikle kurtulurlar. Öyleyse mutlaka Kur’ân’ı Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşidden öğrenmek söz konusu.

41/FUSSİLET-44: Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).

Ve eğer O’nu (Kitab’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Ve mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür (şifa ve hidayet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.”

Yani Kur’ân, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Yani Allah’a ulaşmayı dilemeyen için kulaklarında vakra var. Onlar kördürler. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 24 Ekim 2026Son güncelleme: 24 Ekim 20263 dk okuma0