Muhterem Hocam, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak ve yaşamak için Arapça okumak yeterli midir?

Soru

Muhterem Hocam, Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak ve yaşamak için Arapça okumak yeterli midir?

Cevap

Hayır sevgili kardeşlerim, eğer Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak ve yaşamak için Arapça yeterli olmuş olsaydı o zaman bugünkü Arap ülkelerinin hepsinin en zirve noktada olmaları gerekirdi. Çünkü Osmanlı Kur’ân’daki İslâm’ı yaşayarak kendi döneminde cihan imparatorluğunun sahibi oldu. Sahâbe döneminde de o dönemde yaşayan insanlar arasında Allah’ın Resûl’ünün gücü, sahâbesi en zirve noktadaydılar.

Öyleyse ne zaman Kur’ân yaşanmışsa o Kur’ân’ı yaşayanlar toplum içinde en zirve noktada yerlerini alan bir toplumu oluşturuyorlar. Ama bugün Arap toplumuna baktığımız zaman bunların Kur’ân-ı Kerîm’deki İslâm’ı yaşamadığını net olarak anlıyoruz. O zaman Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak, yaşamak için ne lâzım? Allahû Tealâ Fussilet Suresinin 44. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor. Diyor ki: “Eğer o kitabı yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık.” Yani Kur’ân diyelim ki İngilizce, yabancı dilden ve bu İngilizce olan Kur’ân Arap toplumuna geliyor. O zaman diyor: “Mutlaka onun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi.

41/FUSSİLET-44: Ve lev cealnâhu kur’ânen a’cemiyyen le kâlû lev lâ fussilet âyâtuh(âyâtuhu), e a’cemiyyun ve arabîy(arabîyyun), kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun, vellezîne lâ yû’minûne fî âzânihim vakrun ve hûve aleyhim amâ(amen), ulâike yunâdevne min mekânin baîd(baîdin).

Ve eğer O’nu (Kitab’ı), yabancı dil bir Kur’ân kılsaydık, mutlaka: “O’nun âyetleri açıklanmalı değil miydi?” derlerdi. Araba yabancı dil mi? De ki: “O, âmenû olanlar için hidayet ve şifadır. Ve mü’min olmayanların kulaklarında vakra vardır. O (Kur’ân), onlara karşı körlüktür (şifa ve hidayet değildir). İşte onlara uzak bir yerden seslenilir.”

"Arap’a yabancı dil mi?" Yani mutlaka onun açıklaması gerekirdi. "De ki o âmenû olan..." Evet, Kur’ân Arapça ama aslında Kur’ân bir vahiy kitabı. Araplar vahiy biliyor mu? Hayır. Diğer insanlar vahiy biliyor mu? Hayır. İşte o zaman vahiy bilen insanın bu âyetleri açıklaması gerekir. "Arap’a yabancı dil mi? O âmenû olanlar için hidayet ve şifadır."

Şimdi kimdir âmenû olan kişi? Şunu görüyoruz: Hidayet ve şifa. Hûd Suresinin 29. âyet-i kerimesinde Nuh (A.S):

11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).

Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.

Yani âmenû olanların Allah’a mülâki olmayı dileyenler olduğunu görüyoruz. Ve ancak Allah’a mülâki olmayı dileyenler Kur’ân’ı anlar ve de yaşar. Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için ve yaşamak için Arapça okumak yeterli mi? Değil. O zaman Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak ve yaşamak için Ankebût-49’da: “Bel huve âyâtun beyyinâtun...” O Kur’ân ki onun âyetleri kendilerine ilim verilenlerin kalplerinde açıklanıyor.

29/ANKEBÛT-49: Bel huve âyâtun beyyinâtun fî sudûrillezîne ûtûl ilm(ilme), ve mâ yechadu bi âyâtinâ illez zâlimûn(zâlimûne).

Hayır O (Kur’ân-ı Kerim), ilim verilenlerin sinelerinde beyan olunan âyetlerdir. Ve zalimler hariç, onlar âyetlerimizi bile bile inkâr etmezler.

Hayır, o Kur’ân-ı Kerîm ilim verilenlerin sinelerinde beyan olunan âyetlerdir. İlim verilenlerin kalplerinde, ilim verilenlerin kalplerine Allah ne koyuyor? İhbât koyuyor. Kur’ân-ı Kerîm, kalplerine ihbât konulan insanların anladığı ve yaşadığı bir durumu ifade ediyor. Kalplerine ihbât konulmadığı takdirde Araplar ne kadar okusalar okusunlar Kur’ân’ı anlayamazlar ve yaşayamazlar.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 22 Ekim 2026Son güncelleme: 22 Ekim 20263 dk okuma0