Muhterem Hocam, mürşid konusunda "Önce Allah’ı isteyerek kalpten inanarak, ve dualarımızla onları bulabiliriz." diyorlar. Bir mürşide ulaşmanın yolu önce Allah’ı istemekten mi geçi

Soru

Muhterem Hocam, mürşid konusunda "Önce Allah’ı isteyerek kalpten inanarak, ve dualarımızla onları bulabiliriz." diyorlar. Bir mürşide ulaşmanın yolu önce Allah’ı istemekten mi geçiyor?

Cevap

Elbette. Allah’a ulaşmayı kişi dilemezse, gidip herhangi bir mürşide tövbe etse bile, o tövbenin faydası olmaz. Sadece bir dileğimiz, Allah’a ulaşma dileğimiz, Allah’ın bizi kurtarması için, Allah’ın cennetine ulaşması için yeterlidir.

Hiçbir şey yapmazsak da mı, diyeceksiniz. Bunun arkasından son derece önemli 2. açıklama geliyor. “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse Allah o kişiyi mutlaka mürşidine ulaştırır.” Allah’a ulaşmayı dileyen kişiye mürşidini gösteren Allah’tır, mürşidini sevdiren de Allah’tır. İşte hayatımızın belki en önemli olayı budur. Çünkü burası mutlak kurtuluştur.

Kim mürşidine ulaşırsa dalâletten kurtulur, hidayete erer; küfürden kurtulur, mü’min olmak şerefine erer ve de bir bir hedeflerini gerçekleştirir, inşaallah. Yedi safha takvanın sahibi olur.

Cinn Suresi’nin 14. âyet-i kerimesinde:

CİNN-14: Ve ennâ minnel muslimûne ve minnel kâsitûn(kâsitûne), fe men esleme fe ulâike teharrev reşedâ(reşeden).

Ve gerçekten bizden, (Allah'a) teslim olanlar da var ve bizden kasitun (kalpleri kasiyet bağlamış) olanlar da var. Artık kim (Allah'a) teslim olmuşsa (ruhunu teslim etmişse) işte onlar, irşad olmayı (nefsin ve iradenin teslimini) arayanlardır (dileyenlerdir).

Kehf Suresi’nin 17. âyet-i kerimesinde:

KEHF-17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).

Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.

İşte “Mürşidine tâbî olmayan dalâlettedir.” Sözü bu âyete dayalıdır.

Nahl Suresi’nin 36. âyet-i kerimesinde,

NAHL-36: Ve le kad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâleh(dalâletu), fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah'a ulaşmayı dileyerek) Allah'a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını, (Resûlün daveti üzerine Allah'a ulaşmayı dileyenleri) Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

“Andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin içinde resûl beas ettik.” Yani mürşidler beas ettik. Devrin imamı her devirde 1. seviye mürşiddir. Kavim resûlleri O’ndan sonraki 2. kademedeki mürşiddir. Velî mürşidler de yine mürşidlerdir. Bunların hepsi, üçü de iradesini Allah’a teslim edenlerdir.

Peki, aradaki fark ne? Aradaki fark, velî mürşidler dünyada seçilenlerdir. Nebî resûller doğmadan evvel seçilenlerdir. Devrin imamı da o velî resûller arasından üçüncü kere seçilen kişidir. Allahû Tealâ herkesi bu şekilde bir sonuca ulaştırıyor. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 29 Ekim 2026Son güncelleme: 29 Ekim 20263 dk okuma0