Soru yok 09.12.2023
Soru
Soru yok 09.12.2023
Cevap
Dünya hayatını yaşayan Allah'ın yarattığı binlerce mahluk var ama Allahû Tealâ en üst noktada insanı yaratmış. İnsan, Allah'ın yarattığı meleklerden üstün, cinlerden üstün, her şeyden üstün olarak yaratılmış. Kısacası Allah, insan ve insandan başka yaratılan her şey... İnsan, Allah ile diğer varlıklar arasında bir köprü durumunda. Allahû Tealâ'nın insanlardan istediği tek şey; dünya hayatında barış, huzur ve mutluluk içerisinde bir hayat yaşamaları, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın insanlar için hazırladığı sonsuz ahiret saadetinin yaşandığı cennete gitmeleridir.
Ama şu an dünyanın manzarasına baktığımız zaman hiç de öyle değil. Dünya insanları içerisinde, inananlar arasında bir düşmanlık, bir kavga, ayrılıklar söz konusu. Neden böyle? Bize göre Allah'ın peygamberlerine indirdiği kutsal kitapların bilinmemesinden ve yaşanmamasından kaynaklanıyor. Allah'ın peygamberlerine indirdiği bütün kutsal kitaplar bir mutluluk dâvetiyesi, bir mutluluk reçetesi ve bir mutluluk garantisidir. Şu anda elimizde mevcut olan Hz Musa (A.S)'a indirilen Tevrat, Hz İsa (A.S)'a indirilen İncil ve Nebîler sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e indirilen Kur'ân-ı Kerîm'i incelediğimizde; aslında herkesin kutsal kitaplara uyması halinde bu dünyanın kesin bir cennet olacağını Allah garanti ediyor. Ama insanlık tarihi boyunca konuyu incelediğimiz zaman, her devirde insanlar arasında, inananlar arasında hep çatışmalar ve harpler olmuştur.
Evvela insanlar yaratılışlarını bilmiyorlar, yaratılış gayelerinin farkında değiller. Kutsal kitapları incelemedikçe, Allah'ın kanunlarını öğrenmedikçe huzurlu, mutlu bir dünya hayatı hiç kimse için mümkün olamaz. Biz elimizdeki mevcut kutsal kitapları inceledik. Allah insanı bu kutsal kitaplarda nasıl tarif ediyor, âyetler ışığında size anlatmak istiyorum.
Kutsal kitaplara göre; Tevrat'a göre, İncil'e göre, Kur'ân'a göre Allah bay ve bayan bütün insanları bir fizik bedenle yaratmış. Tevrat'a göre, İncil'e göre ve Kur'ân'a göre bir fizik beden. Öyleyse şuradan da anlıyoruz ki bütün kutsal kitaplar en şerefli mahluk olan insanı en güzel biçimde tarif etmiş. Tevrat'a, İncil'e ve Kur'ân'a göre Allah bütün insanları bir nefsle dizayn etmiş. Bu nefs muhtevasında şeytanın pençelerini geçirebildiği on dokuz tane hastalık söz konusu. Ama Allah'ın barış ve huzur içinde yaşamasını istediği insanın bir üçüncü vücudu daha var: Ruhu.
Ruh, Allah'ın Zât'ından bize üfürülmüştür. Tevrat'a göre, İncil'e göre, Kur'ân-ı Kerîm'e göre Allah'ın Zât'ından üfürülen ruh. İnsanın yaratılışı açısından kutsal kitapları incelediğimiz an bir fark yok. Tevrat da İncil de Kur'ân da insanın üç vücutla yaratıldığını buyuruyor. Üç vücuda sahip olan insandan başka bir varlık yok, sadece insan var. Ruh Allah'ın ruhudur, Allah'ın Zât'ından bize üfürülmüştür ve ruh kainatın her noktasında fizik ve fizikötesi olabilir.
Allah kainatı üç asıl ve üç de karşıt olmak üzere altı alemden yaratmıştır. İşte zahirî âlemde şu anda biz insanlar yaşıyoruz. Karşıt zahirî âlemde nefislerimiz, gayb âleminde cinler var, karşıt gayb âleminde cinlerin nefisleri, emr âleminde melekler, karşıt emr âleminde şeytan ve tayfası var. Ama dikkat edin; bunlar varlıklar âleminde Allah'ın yarattığı âlemleri ifade ediyor. Fakat insan ruhu Allah'ın Zât'ından bize üfürülmüştür. Allahû Tealâ kâinatı yarattı ve bütün varlıkların tepesinde kendisine temsilci olarak seçtiği insanı tayin etti. Meleklere ve cinlere: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. Halife olarak yeryüzünde yaratılan varlık insandır.
O zaman insan bu kadar üstün, bu kadar Allah'a yakın, bu kadar şerefli yaratılmış olmasına rağmen insanları karşı karşıya getiren, onları birbirine düşman eden sebep ne? Neden mutlu, huzurlu bir dünya hayatı değil de devamlı kavgalar, çatışmalar, ayrılıklar hüküm sürmektedir? Allahû Tealâ'nın bize verdiği nefsin manevi kalbinde on dokuz tane hastalık var.
Tevrat'a göre, İncil'e göre ve Kur'ân'a göre insan nefsinde mevcut olan on dokuz tane hastalık: Kin, nefret, küfür, yalan, haksızlık ve zulüm, haset ve düşmanlık, cehalet, cimrilik, öfke ve gayz, isyan, sabırsızlık, kibir ve gurur, hırs ve şehvet, nankörlük, dedikodu, zan, kötü alışkanlıklar, vefasızlık, mürailik, fitne ve fesat olmak üzere on dokuz tane hastalık. Secde emrine isyan eden insanların baş düşmanı şeytan, bu on dokuz tane hastalığa yüzde yüz tesir ediyor.
İnsanların şeytanın dış tesiriyle karşı karşıya gelmeleri, birbirine düşman olmaları, dinde fırkalara ayrılmaları tamamen şeytanın insanlara kurduğu bir tuzak. Şeytan denilen mahluk insanların bu dünyada birbiriyle kavga etmesini, dünyada harplerin olmasını, huzursuz ve mutsuz bir dünya hayatını insanlar için istiyor. Ama bizi yaratan Allah da biz insanların bu dünya hayatında huzur ve mutluluk içerisinde, barış içerisinde bir dünyada huzurlu bir hayatı yaşamamızı istiyor. Allah'ın insanlar için talebiyle şeytanın insanlar için talebi taban tabana zıt.
Âdem (A.S)'dan bugüne kadar dünyada var olan çatışmaların, harplerin arkasında daima şeytan var. Şeytan, Allah katında ilmi öğrenen ve bu ilmine güvenerek Allah'a isyan eden bir varlık. Şeytan devamlı olarak insanların yanı başında, nefslerin afetlerine tesir etmek suretiyle insanları birbirine düşman kılıyor. Evvela bu düşmanlığı insanın içinde gerçekleştiriyor, sonra bu düşmanlık ailede devam ediyor. Bugün dünyada mevcut olan aileleri incelediğimiz zaman; başlangıçta sevgi, huzur ve mutluluk içerisinde evlenen insanlar bir müddet sonra şeytanın nefislerine tesir etmesi sebebiyle yüzde elliden fazlası boşanıyor. Yetmez, bu karı-koca arasındaki kavgalar sebebiyle çocuklar travma geçiriyor, nesil alabildiğine sakat bir vaziyette hayatını idame ettiriyor.
Ne olabilirdi? Kutsal kitaplar Allah tarafından bize indirilmiş bir davetiye, bir reçete ve bir mutluluk garantisi ise o zaman bizlerin bu kitaplardaki kanunları öğrenmesi, hayatına tatbik etmesi gerekir. Allah bizden bunu istiyor. Bir kere daha ifade edeyim: Herkesin nefsinde Tevrat âyetlerine göre, İncil âyetlerine göre ve Kur'ân âyetlerine göre şeytanın pençelerini geçirebildiği on dokuz tane hastalık var. Kutsal kitaplardaki dünya barışı. Af, barışın anahtarıdır. Öyleyse hayatımıza affı düstur edinmemiz, kılavuz edinmemiz lazım. Her an şeytan insanları karşı karşıya getirebilir.
Ama Allah'ın kutsal kitaplarda bize emrettiği affedici olmayı kendimize benimsersek, kılavuz edinirsek o zaman onun tuzağına düşmeyiz; kavgayı körüklemeyiz. Affetmek. Son nebî, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerîm'de A'râf 199'da şöyle buyuruyor: "Sen affı tut, marufu emret ve cahillerden yüz çevir."
Anlatılır ki; birinci odadaki şahsın ensesine tokat atıldığı zaman o da ayağa kalkıyor, aşk ve şevkle ona tokat atıyor. Mürşidini anlatıyor. "Tamam" diyor evladım, "Şimdi git ikinci odadaki şahsın ensesine tokat at." İkinci odadaki şahsın ensesine tokat attığı zaman o ayağa kalkıyor, gülümsüyor ve tokat atmıyor; affediyor. "Şimdi" diyor, "Tevrat'ı, İncil'i ve Kur'ân'ı okuyan üçüncü odadaki şahsın ensesine bir tokat at ve gel bana anlat." Ona da tokat atıyor. O da İncil'de Luka 6:27-29'da zikredilen durum gereği, ensesine tokat atılan kişi öbür yanağını çeviriyor; "Ensem senin elini acıttı, senden özür diliyorum. Acaba ben kendimi sana nasıl affettirebilirim? Allah beni seni mutlu etmek için yarattı, seninle kavga etmek için değil" diyor.
İşte aynı şahıs, kutsal kitapları okuyan üç ayrı odadaki kişiler... Ama kutsal kitaplardaki algıladıkları muhtevaya göre davranış biçimleri farklı. Birinci odadaki şahıs henüz nefis tezkiyesini yapmamış. Nefs tezkiyesini yapmadığı için şeytan on dokuz afete tesir etmek suretiyle onu karşı tarafa karşı kışkırtıyor ve ona kısas tokat atmasını sağlıyor. Ama ikinci odadaki şahıs, barışın anahtarı olan nefs tezkiyesini yapmış. Tokatı aynı kişi atıyor ama nefs tezkiyesini yaptığı için o affediyor. Af devreye girdiği zaman—söylemiştik, af barışın anahtarıdır—ister sosyal hayatta iki kişi arasında olsun, ister aile fertleri arasında olsun, ister gruplar
arasındaki ilişkide olsun, taraflardan bir tanesi affederse kavga oluşmaz. Kavganın olabilmesi için, harbin, savaşın olabilmesi için iki tarafın da şeytanın tesiri altında birbirine düşmanca davranması lâzım.
Belki diyeceksiniz ki: "Hocam, affetmek o kadar kolay değil." Biraz sonra anlatacağım; Allah'ın yardımıyla çok kolay olduğunu siz de kesin anlayacaksınız. Affetmek kadar kolay bir şey yok. Neden bu kadar emin konuşuyorum? Hz. İsa (A.S)'ın sözünü hatırlayın: "Kullar için imkânsız olan, Allah için çok kolay." O zaman bütün mesele; biz affetmek istiyorsak Allah'a ulaşmayı dileyip Allah'a sığınmamız lâzım. Allahû Tealâ bu şekilde insana öğüt veriyor. O zaman dünya barışı için birinci adım: Affetmeyi benimsemek, affetmeyi öğrenmek, affetmeyi yaşamak, affetmeyi hayatımızda mutlak surette kalbimize nakşetmektir.
Bir gün anlayacaksınız, göreceksiniz; Allah biz insanları birbirimize düşman olalım diye yaratmadı. Aksine, tam tersi; Allah'a kul olalım, Allah'a dost olalım ve Allah için birbirimize yardımcı olalım diye yarattı. Allah'ın başka bir gayesi yok. Ama ne yazık ki insanlar Allah'ın kendilerine verdiği o üstün, zeki yaratılışın, kıymetin farkında değiller. Allah bizleri çok seviyor, o kadar çok seviyor ki ben yüzde yüz eminim; eğer insanlar Allah'ın kendilerini ne kadar sevdiğini idrak edebilselerdi, bu dünya şu saniye itibariyle aynı anda cennet olurdu.
Çünkü insanlar akıllarıyla idare olunurlar. Aklın hükmünün de belli bir kapasitesi var. Ama siz idareyi Allah'a bırakırsanız, Allah'a teslim olursanız o zaman Allah her yerde sizinle beraberdir ve sizin bütün taleplerinize en güzel şekilde cevap verir. Mesela şu anda salondaki kardeşlerimiz; günlük hayatta hepinizin talepleri, istekleri var. Geceleyin uyumazsınız, düşünürsünüz: "Ben yarın bu işimi nasıl yapacağım?" "O zordur, şunu yapamam, bunu yapamam" diye devamlı uykusuz geceler geçirirsiniz. Halbuki Allah'a tevekkül ederseniz, işi Allah'a bırakırsanız, Allah sizin istediğiniz biçimde o kadar en güzel çözüme ulaştırır ki siz bile şaşarsınız.
Ama insanlar dünyaya çok önem verdikleri, hayatlarını dünyaya harcadıkları, dünyevileştikleri için Allah'a diyorlar ki: "Dur bakalım Rabbim, evvela ben dünya işimi yapayım, sonra senin işini yapacağım." Allah da onlara diyor ki: "Ey kulum, sen bana yönel, ben senin işini yapayım." Ne dersiniz, hangisi daha kolay? Çok basit, çok kolay. Her işte, en basitinden en üst noktadaki planlamaya kadar... Yıllar evvelinden mürşidimizin bir akrabası vardı, çok güzel kahve yapardı. Biz de dedik: "Acaba nasıl yapıyorsun, bize bir tarif eder misin?" Çok enteresan bir cevap geldi: "Ben" dedi, "Suyu ve kahveyi koyuyorum.
'Ya Rabbim, tadını da Sen koy' diyorum." Ne diyorsunuz? Önemli olan nasıl olduğu değil, önemli olan o kahveyi içenin ağız tadıyla, zevk içerisinde içmesidir. Ona da o tadı koyan Allah ise Allah herşeye kaadirdir. En basit olay...
O her zaman bizimle beraber. Yeter ki yaratılış gayemize uygun olarak O'na dost olalım, O'na kul olalım, O'nunla birlikte bir hayatı yaşayalım. Bir Allah dostu diyor ki: "İnsanı yaşat ki toplum yaşasın." Çünkü toplum fertlerden oluşuyor. Toplumu teşkil eden fertler mutlu ise o toplum mutlu, huzurlu bir toplumdur. Ama toplumu oluşturan fertler mutsuzsa ne yazık ki onlar arasında hep kavga, huzursuzluk ve mutsuzluk söz konusudur.
Şu an yaşamakta olduğumuz dünyada ne yazık ki insanlar iç dünyalarında kavga ve huzursuzluk içindeler. Hep huzursuz ve mutsuz bir hayatı yaşıyorlar, aralarında alabildiğine kavgalar var. Sebep? Kutsal kitaplardaki barışın anahtarını bilmemeleri. Barışın anahtarı ne? Barışın anahtarı hidayettir.
İlk insan olan Âdem (A.S)'dan Nebîler sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e gelene kadar farklı zaman dilimlerinde Allah peygamberler vazifeli kılmış, onlara insanların huzur ve mutluluğu meyanında kutsal kitaplar indirmiş. İşte Hz. Nuh (A.S), ona verilen şeriat kitabı; işte Hz. İbrahim (A.S), ona verilen şeriat kitabı; işte Hz. Musa (A.S), ona verilen Tevrat; işte Hz. İsa (A.S), ona verilen İncil; işte Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) ona verilen Kur'ân-ı Kerîm.
Biz bu kitapları inceledik. Ve dikkat edin; yaptığımız bütün konferanslarda tek Kur'ân'dan hareket etmiyoruz, elimizdeki mevcut olan bu dört kitaba göre konuşuyoruz. Dört kitaptaki din aynı dindir. Ezeli ve ebedi babamız İbrahim'in Hanif dini, Arapça adı ile İslâm. Kutsal kitaplara göre din hedeflerden ve vasıtalardan oluşuyor. Tevrat'a göre, İncil'e göre, Kur'ân-ı Kerîm'e göre Allah'ın barış ve huzur içerisinde insanın yaşaması için insanın yerine getirmesi gereken hedefleri nasıl âyetlerde tarif etmiş.
Birinci safha Tevrat'a, İncil'e ve Kur'ân-ı Kerîm'e göre nedir? Birinci safha: Allah'a ulaşmayı dilemektir. Neden öyle? Çünkü dikkat edin; Allah kainatı insan için yaratmış ama insanı kendisi için yaratmış. Öyleyse bütün insanlar için en üst seviyedeki hedef Allah'tır. Evvela bu hedefe ulaşmak var, sonra o hedefi yaşamak var. Bu konferansı size misal getirmek istiyorum: Ben buraya Aschaffenburg'dan geldim. İlk hedefim buraya ulaşmak, bu salona ulaşmaktı. İkinci hedef de bu salonda konferansı icra etmektir. Tıpkı bunun gibi, her insanın da evvela hedefine ulaşması, Allah'a ulaşması, sonra Allah'ın Zât'ını görmesi söz konusudur. Bütün insanlar yaşı, cinsi, mesleği ne olursa olsun, Allah'ın insanlar için vazettiği hedef Allah'a evvela ulaşmak, sonra Allah'ın Zât'ını görmektir.
Hatırlayın bakalım; Hz. Musa(A.S): "Ya Rabbi, ben Seni görmek istiyorum" dedi. "Ya Musa, baş gözüyle beni göremezsin" dedi. "Eğer görmek istersen şimdi şu dağa tecelli edeceğim." Dağa tecelli edince dağ tuz buz oldu. Çünkü bu beş duyu organı ile Allah'ın Zât'ının görülmesi hiç kimse için mümkün değil. Ama Allah'ın Zât'ı görülemez mi? Elbette! Neyle görülebilir? Kalp gözüyle. Neyle görülebilir? Ruhun baş gözüyle. Öyleyse kalp gözüyle bizim Allah'ı görebilmemiz için orayı afetlerden temizlememiz lâzım. Bir Allah dostu diyor ki: "Hane mamur olmadan" yani kalp temizlenmeden, o kalp aynasında Allah görülmez. O zaman siz Allah'ı görmek istiyorsanız kalbinizi temizlemeniz lâzım. O temizliğe sahip olduğunuz an Allah mutlak surette irade tesliminden sonra Zât'ını size gösterir.
Başka hangi gözle görülebilir? Ruhun baş gözüyle. İşte şu anda Hz. İsa (A.S) Allah'ın huzurunda Allah'ı görüyor. Ama neyle görüyor? Ruhun baş gözüyle. Neden öyle diyoruz, emin konuşuyoruz? Çünkü Allah, Hz. İsa (A.S) yanına alırken ruhu vücuduna örtü oldu. Üç vücudun sahibi ama ruh fizik vücuda örtü olunca ruhun kanunlarına tabi olarak yukarıya çıktı ve şu anda huzur-u ilahide ruhun baş gözüyle Allah'ı görüyor; tıpkı İdris (A.S) gibi, tıpkı Peygamber Efendimiz (S.A.V) gibi.
Herşey çok mu güzel, yoksa bize mi öyle geliyor? Herşeyin size de bize de güzel olabilmesi neye bağlı? Bizim dışımızdaki insanlar için yaşamamıza bağlı. Göreceksiniz ki bir gün Allah muhteşem bir hayat bahşetmiş; bu dünya bir cennet. Ama gelin görün ki bir cennet olmasına rağmen insanlar bunun farkında değiller. Farkında olmamalarının arkasında, Allah'ın kutsal kitaplardaki kanunlarını bilmemeleri yatıyor. Bilseler çok şey değişebilir.
İkinci safha: Mürşide tâbiiyet (Tevrat'a, İncil'e ve Kur'ân-ı Kerîm'e göre).
Üçüncü safha: Ruhun Allah'a teslimi (Tevrat'a, İncil'e ve Kur'ân-ı Kerîm'e göre).
Öyleyse ilk insan olan Âdem (A.S)'dan son Nebî Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e gelene kadar Allah'ın bütün insanlar için ilk emri, ruhun Allah'a teslim emridir. Şu zahirî âlemde bir yerden bir yere giderken vasıta kullanırsınız. Ama Allah'a giden yolda vasıtamız kalptir. Kalp ayağı ile ruhumuz Allah'a ulaşır. Bütün Allah dostları, Hz. Musa (A.S)'ın tâbiinleri, havariler, sahâbenin hepsi ruhlarını hayattayken Allah'a ulaştıran, teslim edenlerdir.
İşte Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)'den zikredilen bir Hadîs-i Şerif: "Benden önceki her peygambere, onun sünnetine uyan, onun emrini yerine getiren havarileri, arkadaşları vardı."
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Müslim, Îmân 80
“Benden önce Allah’ın gönderdiği her peygamberin mutlaka ümmetinden havarîleri ve arkadaşları olmuştur. Bunlar onun sünnetiyle amel ederler, emirlerini de yerine getirirlerdi. Sonra, bu peygamberlerin ardından öylesi kötüler zuhûr etmişti ki, yapmadıklarını söyleyip, kendilerine emredilmeyeni de yapmışlardır. Kim bu güruhla eliyle mücahede ederse mü’mindir. Kim onunla diliyle mücahede ederse o da mü’mindir. Kim de onlarla kalbiyle mücahede ederse o da mü’mindir. Bunun gerisine, artık zerre miktar îmân yoktur.”
Dikkat edin; peygamberin sünnetine uyan, emrini yerine getiren havarileri, arkadaşları var. "Ama onlardan sonra, onların yerine geçenler; yapmadıklarını söyleyen, emretmediklerini yapanlar geldi. İşte insanları şeytana teslim eden bunlardır. Bunlarla kim eliyle mücadele ederse o mü'mindir; kim diliyle mücadele ederse o mü'mindir; kim kalbiyle mücadele ederse o mü'mindir. Diğer insanlarda imân yoktur."
Öyleyse sevgili kardeşlerim! İlk insan olan Âdem (A.S)'dan son Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e gelene kadar kutsal kitapların kendisine indirildiği peygamberler ve onlara tâbi olan havarileri, arkadaşları Allah'ın kutsal kitaplardaki di'nini yaşadılar. Örneğin cahiliye adetlerini yaşayan Arap bedevileri, Resûlullah (S.A.V) Efendimizle birlikte Kur'ân'ı öğrenip yaşayarak Asr-ı Saadet'e ulaştılar. Hz. İsa (A.S) ve ona tâbi havariler İncil'i yaşayarak huzur ve mutluluğu yaşadılar. Hz. Musa (A. S) ve ona tâbi olanlar Tevrat'taki yedi safhayı yaşayarak huzur ve mutluluğa ulaştılar.
O zaman reçete belli, gayet açık ortada. Ne yapmamız lâzım? Yapmamız gereken; onları örnek alıp onlar gibi kutsal kitapları öğrenip yaşamamız lâzım.
Bugün de Hz. Musa (A.S)'ya iman edenler, bugün de Hz. İsa (A.S)'ya iman edenler, bugün de Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e imân edenler. İnsanların yüzde onundan azı bu kutsal kitaplardaki dini havariler gibi, sahâbe gibi yaşayarak huzur ve mutluluk içerisinde bir hayatı yaşıyorlar. Ama gelin görün ki her üç dinde de—Musevilerde de, Hristiyanlarda da, Müslümanlarda da—insanların yüzde doksanından fazlası dinden sapmış durumda. Kutsal kitaplardaki dini yaşamıyorlar.
Amerika'da mürşidimin yanında bulunurken biz kiliseleri ziyaret etmek üzere dolaşıyorduk. Bir kilisenin başındaki mermer levha üzerinde bir yazı çok dikkatimi çekmişti. Şöyle yazıyordu: "Sakın İncil'i kendine göre değiştirme, sen İncil'e göre değiş!" İşte şu anda insanların yüzde doksanından fazlası kutsal kitapları kendilerine göre değiştirenler, zanlara tâbi olanlar, yorumlayanlardır. Bu yüzde doksanı içerisinde yüzde ondan azı da insanları birbirine düşman edenlerdir. Yaratılış gayemiz birbirimize düşman olalım diye değil; evvela birbirimizi sevelim, birbirimize kardeş olalım, el ele, gönül gönüle yardımlaşalım diye Allah bizi yarattı.
Martin Luther King'in çok enteresan bir sözü var; diyor ki: "Biz balıklar gibi yüzmeyi öğrendik, kuşlar gibi uçmayı öğrendik ama kardeş olmayı öğrenemedik." Çok mu zor kardeş olmak? Bir dilek, tek bir dilek! Bu dilek: Kalpten Allah'a ulaşmayı dilemektir. Hepiniz kalbiniz üzerinden Allah ile iletişim halindesiniz. Allah sizinle konuşuyor, sadece siz anlayamıyorsunuz. Ama bir gün hattı siz de tesis ederseniz, kalp üzerinden Allah'la konuşmaya başlarsanız göreceksiniz ki her noktada sadece Allah sizin yardımcınızdır. Ve sevgili kardeşlerim; kullar için imkânsız ama Allah için çok kolay!
Öyleyse daima hayata Allah'ın gözlükleriyle bakalım. Din tek, ikinci bir din yok. Allah bir tek din vücuda getirmiş. Fakat farklı di'nlerin olmasının arkasında, kutsal kitapları kendine göre yorumlayan, değiştiren faydasız ilmin sahiplerinin insanları birbirine düşman etmesi söz konusudur. Tekrar ediyorum: Biz insanız. Hz. Ali'nin deyimiyle; ya insan kardeşiyiz ya din kardeşiyiz. Dinimiz tek. İşte İncil'i inceliyoruz; aynı dini Allahû Tealâ Hz. İsa (A.S) 'ya vermiş, açıklamış. İşte Tevrat'ı inceliyoruz; aynı dini Allahû Tealâ Hz. Musa (A.S)'ya vermiş, açıklamış. İşte Kur'ân'ı inceliyoruz; aynı dini Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e vermiş. Bunları biz ezbere konuşmuyoruz, âyetlerle size gösteriyoruz. Öyle farklı dinler yok; hepimiz aynı dinin mensubu din kardeşiyiz, hepimiz insanız, insan kardeşiyiz.
Öyleyse bir Allah dostunun ifade ettiği gibi: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim, sevilelim; bu dünya kimseye kalmaz." Herkesin ana lisanı farklı ama herkesin evrensel lisanı aynı. Bu evrensel lisan nedir derseniz: Sevgi! Hiçbirinizin dilini bilmeyebilirsiniz; ama yan yana geldiğiniz an, gülücüklerle, tebessümlerle karşılaştığınız an "Hah, işte bu beni seviyor" dersiniz. Bu kadar basit! Tebessümle en güzel şekilde karşıladı... Yani demek ki evrensel bir lisanı Allah bize teslim etmiş: Sevgi.
Bütün kutsal kitaplarda... İncil'de en çok beni tesir altına alan, ilgilendiren Luka 6:27-29'da Allahû Tealâ buyuruyor ki: "Düşmanlarınızı sevin, sizden nefret edenlere iyilik yapın, size lanet okuyanlara iyilik dileyin, size hakaret edenlere dua edin. Size tokat atana öbür yanağınızı çevirin. Mintanı sizden isteyene abanızı esirgemeyin." O zaman görüyoruz ki kötülüğe karşı iyilik... Aynı muhteva Kur'ân'da da anlatılmış. Bakarsanız orada da Allah şöyle buyuruyor: Siz mü'minler böylesiniz; siz sizi sevmeyenleri seversiniz. Yani siz düşmanlarınızı seversiniz, çünkü siz kitabın tamamına imân edersiniz.
İşte sevgili kardeşlerim! Kitabın tamamına imân edenler bir de kitabı kendilerine göre değiştirip kısaltanlar. Mesela şu anda İslâm âlemi. İslâm âlemi kitabın tamamını bir kenara atmış, sadece İslâm'ın beş şartına indirgemiş: Savm, salat, hac, zekat, kelime-i şehadet. Bunun içinde hedeflerin hiçbirisi yok! Allah da kutsal kitaplarda özellikle hedefleri bildirmiş. İslâm'da niyet amelden üstündür. İslâm'ın beş şartı ameldir, vasıtalardır. Bu beş tane vasıtanın içerisinde hedef yok, niyet yok.
Ve niyet amelden üstün olması hasebiyle, kıyıya bağlı bir kayığın küreklerini devamlı çekiyorlar ama birbiriyle kavgadan bir türlü kurtulamıyorlar. İslâm âlemine bir bakın bakalım; her tarafta kavga, her tarafta huzursuzluk. Halbuki tek bir dilek! Bu dilek: Kalpten Allah'a ulaşmayı dilemektir. Gerisini Allah garanti ediyor, söz vermiş. Allah'ın verdiği sözü değiştirmesi mümkün değil. Kehf Suresinin 29. âyet-i kerîmesinde: Allah katında söz değiştirilmez.
Öyleyse görüyorsunuz ki din tek, Allah tek ve dinin şeriatı da tek. Nereden biliyoruz? İşte Şûrâ Suresinin 13. âyet-i kerîmesi... Allahû Tealâ diyor ki: "Nuh'un şeriatını, İbrahim'in şeriatını, Musa'nın şeriatını, İsa'nın şeriatını sana da şeriat kıldık." Yani Allah demiş oluyor ki: Nuh (A.S) döneminde biz Nuh'a bu şeriatı verdik, gemiye binenler bununla amel ettiler. İbrahim (A.S) döneminde aynı şeriatı verdik, İbrahim (A.S) ve ona tâbi olanlar bununla amel ettiler, mutluluğa ulaştılar. Musa (A.S) döneminde yaşayan insanlar bu şeriatla amel ettiler ve mutluluğa ulaştılar. Havariler bu şeriatı tatbik ettiler ve mutluluğa ulaştılar. Sahâbe bu şeriatı tatbik etti ve Asr-ı Saadet'e ulaştı. O zaman görüyorsunuz ki şeriatlar arasında bir fark yok.
İblis, Allah'ın bize bahşettiği bu kolaylığı, huzuru ve mutluluğu unutturmuş; hidayeti unutturmuş. Ve insanları kutsal kitaplarda yer almayan, dine girmiş olan bid'atlerle, faydasız ilimle meşgul ettiriyor. Ve bu üç safhayı insanlara unutturmuş. Nedir bu? Bir kere daha izah edeyim:
Allah'a ulaşmayı dilemek (unutulmuş).
Mürşide tâbiiyet (unutulmuş).
Ruhun Allah'a teslimi (unutulmuş).
Ve bu sadece bir dilek; kalpten ulaşmayı dileyeceksiniz. Kalpten O'na ulaşmayı dileyin. Çünkü bundan yüzde yüz emin olun; şu anda Allah kalbinize bakıyor. Yüzde yüz emin olun, bu talebi kalbinizde Allah gördüğü zaman, işitir, bilir ve görürse mutlak surette Allah sizin ruhunuzu kendisine ulaştırır.
"Benim kazancım ne olacak?" diyeceksiniz. Kazancın şu olacak sevgili kardeşlerim: Allah'ın senin ruhunu kendisine ulaştırabilmesi, şeytanın pençelerini geçirebildiği manevi kalbindeki yüzde elli bir karanlığı temizlemesine bağlı. Bunun manası ne? Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle buyuruyor hadîs-i şerîfinde: "Şeytanın vücuda giriş yollarını daraltın." Şeytanın vücuda giriş yolunun daraltılması tek bir dilekle: Yüzde elli bir. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyeceksiniz, Allah kalbinizde ki yüzde elli bir karanlığı nura dönüştürecek. Kendisi mutlaka yapar; bir ay, iki ay, üç ay, maksimum yedi ay... Yedi ay içerisinde kalbinizdeki karanlıkların yüzde elli birini nura dönüştürmek Allah'ın garantisinde, herkes için.
Bu dünyada insanların birbiriyle kavga etmesi mi kolay, yoksa barış ve huzur içerisinde bir
hayat yaşamaları mı? Ne diyorsunuz? Bana öyle geliyor ki barış ve huzur içerisinde yaşamak çok kolay. Çünkü bu kolaylığın garantisi, vekili Allah'tır ve O devamlı bizimle beraberdir. O zaman tekrar dönelim: Bir dilek... Kalpten Allah'a ulaşmayı dilemek!
Allah'a giden yol sevgiden geçer. Ve şeytanın bize unutturduğu bu üç safhayı bir kere daha tekrar edelim: Ne yapın yapın, kalpten Allah'a ulaşmayı dileyin! Mutlaka Allah'ın sizin için tayin ettiği yedi safhayı, mürşide tâbi olun. Yedi - sekiz aylık süre içerisinde Allah mutlaka ruhunuzu kendisine ulaştırır. Kalbinizin, şeytanın pençelerini geçirebildiği nefsinizin kalbinin yüzde elli birinin nurlanmasını Allah garanti ediyor. Geri kalan yüzde kırk dokuz ... Ruhunuz yüzde yüz nurdan müteşekkildir. Nefsiniz yüzde yüz karanlık; iki yüzde, yüzü karanlık yüzü aydınlık. Ama siz Allah'a ulaşmayı dilediniz, Allahû Tealâ bunun yerine ilaveten yüzde elli bir nuru daha ilave ediyor. Bunun mânâsı ne? İki yüzde de yüzde elli bir nurun sahibisiniz, sadece yüzde kırk dokuz karanlık var.
Siz, etrafınızdaki birisi nefsine uyarak, şeytana uyarak bilmeden size bir zulmederse, yüzde elli bir nurun sahibi olan siz kolaylıkla affedebiliyorsunuz. Devam ederseniz, bir gün fizik vücut teslimine ulaşırsanız o zaman kesinlikle her olayda öfkenizi yutarsınız. Anlarsınız ki muhatabınız evet öyle gibi görünüyor ama Allah onu, Allah'ın mesajını anlayabilmen için karşına çıkartmış. Onun için tasavvuf ehlinin üzerinde durduğu şeyler var. Yüzde elli bir nurun sahibi olmak, mutlak surette hidayeti ve hidayetin yaşanmasını öğrenmek ki kutsal kitaplar bir hidayet rehberidir bize. Düşen; istisnasız ruhunu hayattayken Allah'a ulaştıran Allah dostları gibi ulaşmayı dilemek, tâbiiyeti gerçekleştirmek ve huzurlu, mutlu bir hayatı yaşamaktır. Din tek, şeriat tek, Rabbimiz tek.
Ve bizden istediği: Huzurlu, mutlu bir toplumu oluşturmaktır.
Hepinizin huzurlu ve mutlu günlerde, kavgasız gürültüsüz, el ele, gönül gönüle, kutsal kitapların bütününü yaşayarak mutlu bir dünya hayatı, huzurlu bir cennet hayatı yaşamanızı diliyorum. Allah hepinizden razı olsun.