Muhterem hocamız, tasavvufta olmak toplum hayatımızda bizlere ne gibi şeyler kazandırır? Bu bağlamda “tasavvuf bir yaşam biçimidir” ifadesini bizlere açıklayabilir misiniz?
Soru
Muhterem hocamız, tasavvufta olmak toplum hayatımızda bizlere ne gibi şeyler kazandırır? Bu bağlamda “tasavvuf bir yaşam biçimidir” ifadesini bizlere açıklayabilir misiniz?
Cevap
Muhterem Efendimiz şöyle buyuruyor: İnsan olmak isterseniz tasavvuf, mutlu olmak isterseniz tasavvuf, Allah’a yakın olmak isterseniz tasavvuf, başka insanları mutlu etmek isterseniz tasavvuf. Öyleyse görüyorsunuz ki, sosyal bir varlık olan insanın başka insanlarla birlikte yaşamasında, diğer insanların bizi görmek istediği herşey tasavvufta.
Diğer dışımızdaki insanlar etrafında bizi insan olarak görmek isterler. Diğer insanlar bizi mutlu olarak görmek isterler. Diğer insanlar Allah’a yakın olmamızı isterler ve diğer insanlar onları da herkesi mutlu etmemizi isterler. Öyleyse nasıl onlar istiyorsa, biz de aynen bunları hep istiyoruz. Biz de istiyoruz, etrafımızdaki insanlar da istiyor, Allahû Tealâ da istiyor. Tasavvuf, Kur’ân’daki İslâm’ın hayata geçirilmesidir. Bu bağlamda tasavvuf bir yaşam biçimidir. Evet, Kur’ân’ın yaşanmasıdır ve iki tür insan bu dünyada yaşar son şeriat kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e göre hayatı yaşayanlar; onlar tıpkı sahâbe gibi bu dünyada huzurlu, mutlu, ahirette de cennet müjdesini alanlardır. Ama Kur’ân’dan habersiz, Kur’ân’ı unutanlarsa bu dünyada huzursuz ve mutsuz, ahirette de gideceği yer cehennem olan insanlardır. Birçok insan şunu düşünebilir: “Ya ben zaten insanım.” Ama Allahû Tealâ verdiği görev tahtında biz eğer Allah’a ulaşmayı dilemezsek, Allahû Tealâ Allah’a açılan kapıları açmayacaktır.
7/A’RÂF- 179: Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîran minel cinni vel insi, lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ ve lehum âzânun lâ yesmeûne bihâ, ulâike kel en’âmi bel hum edallu, ulâike humul gâfilûn(gâfilûne). Ve andolsun ki; cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık (yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh (idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gâfillerdir.
Bu kalplerin onların kalpleri vardır, onunla fıkıh etmezler, fıkıh hassasının işler hale gelmesi, basar hassasının görmeye başlaması, kulakların işitmeye başlaması ancak Allah’a ulaşmayı dilememizle mümkündür. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi gerçekten tek bir dilekle şeytanın ülkesinden Allah’ın ülkesine pasaport geçen kişidir.
39/ZUMER-17: Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ıbâdi. Ve onlar ki; taguta (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinap ettiler (kaçındılar, kendilerini kurtardılar). Çünkü Allah’a yöneldiler (Allah’a ulaşmayı dilediler). Onlara müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!
Tekrar A’râf 179 ve Zümer Sûresi’nin 17. âyet-i kerîmesine bakalım. İşte gördüğünüz gibi, bu A’râf 179’da kalbi olduğu hâlde fıkıh etmeyen, gözleri olduğu hâlde görmeyen, kulakları olduğu hâlde işitmeyen insanlar anlatılmaktadır. Onlar tagutun kullarıdırlar; insan ve cin, şeytanların kullarıdırlar. O insan ve cin şeytanlarının kulu olmaktan kurtulmak, Allah’a yönelmekle gerçekleşir. Kim Allah’a yönelirse, birinci kat müjdenin yani birinci kat cennet müjdesinin sahibi olur. Ve Allahû Tealâ: “Allah’a yönelen, Bana ulaşmayı dileyen kullarımı müjdele birinci kat cennet müjdesiyle müjdele” buyurmaktadır. Birinci kat cennet tek bir dilektir. Bu dilek, kişinin kalpten Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Dilediğimiz an Allah’a açılan kapılar, kalp kapalıyken fıkıh etmeye başlıyor. Gözler kör iken görmeye başlıyor basar etmeye başlıyor, kulaklar sağır iken işitmeye başlıyor. Böylece kör, sağır ve dilsiz olan kişi; işiten, gören ve idrak eden oluyor. Kör, sağır ve dilsiz onlar şeytanın kuludurlar, şeytanın ülkesindedirler. Ama bir dilekle şeytanın ülkesinden Allah’ın ülkesine geçiş yapmaları halinde o zaman en güzele ulaşacaklardır inşaallah.