Muhterem Hocam, Allah’a önce niyetimiz sonra onu tasdik eden sözlerimiz ulaşır. Kalben Allah’ı dileyip diliyle ikrar etmenin önemi nedir?
Soru
Muhterem Hocam, Allah’a önce niyetimiz sonra onu tasdik eden sözlerimiz ulaşır. Kalben Allah’ı dileyip diliyle ikrar etmenin önemi nedir?
Cevap
İki tür insan var. Diliyle îmân edip ama kalbi îmân etmeyenler. Allahû Tealâ Mâide 41’de ve Fetih 11’de bunlardan bahsediyor.
MÂİDE-41: Yâ eyyuher resûlu lâ yahzunkellezîne yusâriûne fîl kufri minellezîne kâlû âmennâ bi efvâhihim ve lem tu’min kulûbuhum…
Ey Resûl! Ağızlarıyla îmân ettik deyip, kalpleri îmân etmeyenlerden küfürde yarışanlar seni üzmesin…
Mâide Suresi’nin 41. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor: “Ey Allah’ın resûlü! Ağızlarıyla îmân ettik deyip kalpleri îmân etmeyen, küfürde yarışanlar seni üzmesin.”
Fetih 11’de, “Mallarımız, çocuklarımız bizi meşgul etti. Bizim için mağfiret dile.” diyorlar. Onlar bunu dilleriyle söylüyorlar ama dilleriyle söyledikleri kalplerinde yok.
FETİH-11: Se yekûlu lekel muhallefûne minel a’râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfir lenâ, yekûlûne bi elsinetihim mâ leyse fî kulûbihim…
Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile.” diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar…
Öyleyse dilin söylediği kalbinde yoksa o kişi îmân sahibi değildir. Hadîste Allah bunu nasıl açıklıyor? Allah Resûlü: “Îmân; kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etmek, beden uzuvlarıyla da amel etmektir.” buyuruyor.
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Kütüb-i Sitte, 16. Cilt, sf 492.
“Îmân; kalben bilip tasdik etme, dil ile söyleyip ikrar etme, beden uzuvlarıyla da amel etmektir.”
Dildeki îmân kalpteki îmânla beraber değilse, yani dilinin söylediği îmân kalpte yoksa, o kişiyi Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim açısından mü’min kabul etmiyor. Ne zaman bir kişi Allah’a ulaşmayı dilerse, 12 tane ihsan alırsa, mürşidine ulaşıp tâbî olursa o noktadan itibaren sadece diliyle değil, kalbiyle de mü’min olmuştur. Çünkü Allahû Tealâ kalbinin içine îmânı yazmıştır. Artık uzuvlarıyla yaptığı ibadet ve Allahû Tealâ’ya yaptığı dualar farklı bir hüviyet taşır. Duanın kabulü mü’min olma şartına bağlıdır. Şûrâ 26.
ŞÛRÂ-26: Ve yestecîbullezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve yezîduhum min fadlih(fadlihî), vel kâfirûne lehum azâbun şedîd(şedîdun).
(Allah), âmenû olanların (Allah'a ulaşmayı dileyenlerin) ve salih amel (nefs tezkiyesi) işleyenlerin (dualarına) icabet eder. Ve onlara fazlından artırır. Ve kâfirler; onlar için şiddetli azap vardır.
Şûrâ Suresi’nin 26. âyet-i kerimesine bakacak olursak ne görüyoruz? Şûrâ 26’da Allah, âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) ve salih amel işleyenlerin dualarını icabet eder. Onlara fazlından artırır. Kâfirler; onlar için şiddetli azap vardır.
Bir insan gerçekten Allah’a ulaşmayı diliyor mu, dilemiyor mu derhal belli olur. Sadece Allah’a ulaşmayı dileyenler namaz kılmaktan, oruç tutmaktan, zikir yapmaktan zevk alırlar. Alamayanlar, bilsinler ki onlar gerçekte Allah’a ulaşmayı dilemiş değillerdir.
Süratle kalplerinden Allah’a ulaşmayı dilemelerini isteriz. Allah razı olsun.