Muhterem Hocam, aradığımız mürşit neden biz olmayalım? Neden Allah’a ulaşmak için bir aracı olsun? Kur’ân rehber değil midir?
Soru
Muhterem Hocam, aradığımız mürşit neden biz olmayalım? Neden Allah’a ulaşmak için bir aracı olsun? Kur’ân rehber değil midir?
Cevap
"Evet, Kur’ân rehberdir ama yaratan, bizi yaratan Allah öyle emrediyor. Kur’ân da Allah'ın kelâmıdır. Kur’ân mürşit olarak yeter ve Kur’ân mürşide tâbî olmayı farz kılmış.
Şimdi bir kere herşeyden evvel Allahû Tealâ tam 7 tane âyet-i kerimede katından gönderdiği mürşitleri ifade ediyor. Bir, Enfâl 24’te:
8/ENFÂL-24 Yâ eyyuhâllezîne âmenûstecîbû lillâhi ve lir resûli izâ deâkum limâ yuhyîkûm, va'lemû ennallâhe yehûlu beynel mer'i ve kalbihî ve ennehû ileyhi tuhşerûn (tuhşerûne).
Ey âmenû olanlar (Allah’a ulaşmayı dileyenler), Allah ve Resûl’ü sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği zaman (davete) icabet edin! Ve Allah’ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve muhakkak sizin O’na haşrolunacağınızı bilin! (Hepinizin ruhu Allah’ta toplanacak ve Allah, ruhlarınıza meab olacak.)
Kur’ân yeter değil midir mürşit olarak? İşte bu âyettir. Kur’ân’ın âyetidir. Bak, Kur’ân diyor ki, emrediyor: “Allah ve resûlü size hayat verecek şeye davet ettiği zaman daveti kabul edin.” O zaman bu daveti kabul ederse o kişi ne yapması lâzım? Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım. Yûsuf Suresinin 108. âyet-i kerimesi:
12/YÛSUF-108 Kul hâzihî sebîlî ed’û ilâllâhi alâ basîratin ene ve menittebeanî, ve subhânallâhi ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Benim ve bana tâbî olanların, basiret üzere (kalp gözüyle basar ederek, Allah’ı görerek) Allah’a davet ettiğimiz yol, işte bu yoldur. Allah’ı tenzih ederim. Ve ben, müşriklerden değilim.”
Kur’ân yeter, Peygamber Efendimiz (S.A.V) yeter. Ama işte Kur’ân diyor, resûlün davetini kabul edin. Kur’ân diyor, buna itaat edin. Ve Kur’ân da Allah’ın kelamı. Ve devam ediyoruz.
10/YÛNUS-25 Vallâhu yed'û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat'ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm'e ulaştırır.
16/NAHL-125 Ud’u ilâ sebîli rabbike bil hikmeti vel mev’ızatil haseneti ve câdilhum billetî hiye ahsenu, inne rabbeke huve a’lemu bi men dalle an sebîlihî ve huve a’lemu bil muhtedîn(muhtedîne).
Rabbinin yoluna (Allah'a ulaştıran yola, Sıratı Mustakîm'e) hikmetle ve güzel (pozitif dereceler kazandıracak) öğütle davet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et. Muhakkak ki senin Rabbin, O'nun yolundan (Sıratı Mustakîm'den) sapanları (dalâlete düşenleri) ve hidayete erenleri bilir.
22/HACC-67 Li kulli ummetin cealnâ menseken hum nâsikûhu fe lâ yunâziunneke fîl emri ved’u ilâ rabbike, inneke le alâ huden mustekîm(mustekîmin).
Ve Biz, bütün ümmetler için mensek (tek bir şeriat) tayin ettik. Onlar, onunla (o şeriatle) amel ederler (etsinler). Öyleyse emrim konusunda seninle niza etmesinler (çekişmesinler). Sen, Rabbine davet et. Muhakkak ki sen, mutlaka mustakîm (Allah’a doğru istikametlenmiş) olan hidayet üzeresin.
28/KASAS-87 Ve lâ yasuddunneke an âyâtillâhi ba’de iz unzılet ileyke ved’u ilâ rabbike ve lâ tekûnenne minel muşrikîn(muşrikîne).
Ve Sana indirildikten sonra, Allah’ın âyetlerinden sakın seni alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et (Allah’a ulaşmaya çağır). Ve sakın müşriklerden olma!
41/FUSSİLET-33 Ve men ahsenu kavlen mimmen deâ ilâllâhi ve amile sâlihan ve kâle innenî minel muslimîn(muslimîne).
Allah’a davet eden ve salih amel (nefs tasfiyesi) yapan ve: “Muhakkak ki ben teslim olanlardanım.” diyenden daha güzel sözlü kim vardır?
Öyleyse görüyoruz ki nereden bakarsak bakalım 7 tane âyet-i kerime bizi Rabbimize davet ediyor ve bu daveti yapanlar da Allah’ın elçileri, Allah’ın mürşitleri. Daveti kabul etmemiz halinde ancak Allah Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. Daveti kabul etmeyenlerin üzerine Rahîm esmasıyla tecelli etmez.
Kur’ân-ı Kerim’de 114 sure var. 114 surenin başında mutluluk formülü geçiyor. Nedir o? Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm. Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm demek ne demek? Kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığınırım, Allah’a kaçarım demektir. Öyleyse ilk etapta o kişinin Allah’a ulaşmayı dileyerek Allah’a kaçması, tâgutu inkâr etmesi lâzım. Bismillâhirrahmânirrahîm. Üç tane isimdir. Allah esması, Rahmân esması ve Rahîm esması. Rahmân esması herkes için geçerli. Şu dünya hayatına gelen ateist olsun, îmânlı olsun, kâfir olsun, putperest olsun, kim olursa olsun, herkesin havası, herkesin suyu, herkesin bitkisi, herkesin şeyi, Rahmân esmasının neticesi olarak Allahû Tealâ herkese ayrım yapmadan veriyor.
Ama Rahîm esması sadece kalben Allah’a ulaşmayı dileyenler için. Davet kendisine ulaştığı zaman daveti kabul ederse Allah Rahîm esmasıyla tecelli ediyor. O kişiyi çok kısa süre içerisinde körken, sağırken, dilsizken gören, işiten, idrak eden birisi haline getiriyor. Ve Allahû Tealâ o kişinin kalbine hidayetle ulaşıyor. Tegâbun 11:
64/TEGÂBUN-11 Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh, vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).
Allah’ın izni olmadıkça bir musîbet isabet etmez. Ve kim Allah’a îmân ederse (âmenû olursa), (Allah) onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi en iyi bilendir.
Kendisine çeviriyor, Kaf 33:
50/KAF-33 Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîbin.
Gaybda Rahmân’a huşu duyanlar ve münib (Allah’a ulaşmayı dileyen) bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenler (için).
Ve göğsünden kalbine Allah nur yolunu açıyor, En’âm 125:
6/ENÂM-125 Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.
Ve Zumer 22’de Allahû Tealâ onun kalbine zikirle nur gönderiyor. Rahmet gönderiyor. O giren rahmet kişiyi huşû sahibi kılıyor.
39/ZUMER-22 E fe men şerahallâhu sadrahu lil islâmi fe huve alâ nûrin min rabbih(rabbihi), fe veylun lil kâsiyeti kulûbuhum min zikrillâh(zikrillâhi), ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Allah kimin göğsünü İslâm için (Allah’a teslim için) yarmışsa artık o, Rabbinden bir nur üzere olur, değil mi? Allah’ın zikrinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline! İşte onlar, apaçık dalâlet içindedirler.
57/HADÎD-16 E lem ye’ni lillezîne âmenû en tahşea kulûbuhum li zikrillâhi ve mâ nezele minel hakkı ve lâ yekûnû kellezîne ûtûl kitâbe min kablu fe tâle aleyhimul emedu fe kaset kulûbuhum, ve kesîrun minhum fâsikûn(fâsikûne).
Allah’ın zikri ile ve Hakk’tan inen şeyle (Allah’ın nurları ile), âmenû olanların (Allah’a ulaşmayı dileyenlerin) kalplerinin huşû duyma zamanı gelmedi mi? Kendilerine daha önce kitap verilip de böylece üzerinden uzun zaman geçince, artık (zikri unuttukları için) kalpleri katılaşan kimseler gibi olmasınlar. Onlardan çoğu fasıklardır.
Ve Hadîd Suresinin 16. âyet-i kerimesinde huşû sahibi olan kişi, perşembeyi cumaya bağlayan gece hacet namazı kıldığı zaman Allahû Tealâ ona mürşit gösteriyor.
Şimdi mürşit, iradesini Allah’a teslim eden birisidir. Allah’ın Zat'ından bize üfürülen ruh sadece Allah’ın emriyle çalışır. Nereden biliyoruz? İsrâ Suresinin 85. âyet-i kerimesinde:
17/İSRÂ-85 Ve yes’elûneke anir rûhı, kulir rûhu min emri rabbî ve mâ ûtîtum minel ilmi illâ kalîlâ(kalîlen).
Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir.” Ve size, (ruha ait) ilimden sadece az bir şey verildi.
Öyleyse Allah’ın emrinden olan ruhun bizim vücudumuzdan Allah’a ulaşmak üzere ayrılabilmesi için Allah’ın emrini ona ileten bir emir, yani bir resûl daha olması lâzım. İşte o gelen mürşittir. Mürşit bizim ruhumuzla konuşuyor. Devrin imamının ruhuyla konuşuyor. Diyor ki: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.” Hangi âyet gereğince? Mu’min 15:
40/MUMİN-15 Rafîud deracâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzira yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah’a ulaşmayı dilediği için Allah’ın da Kendisine ulaştırmak istediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah’a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah’ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.
Dereceleri yükselten, arşın sahibi olan Allah, dilediği kulların üzerine emrinden bir ruh gönderir. O ruhu gönderdiği zaman o ruh, devrin imamının ruhu, bizim ruhumuzla konuşuyor: “Senin Allah’a ulaşma günün geldi.” Ve vücuttan ayrılıyor. Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor.
Bunlar olmadan hiç kimsenin ruhu Sıratı Mustakîm’e ulaşamaz. Kişi hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmadığı takdirde ölümle ruhu Allah’a ulaşır ve kişi treni kaçırır. O zaman sonsuz hayatı cehennemde geçirir. O sebeple mürşit farzdır.
Baksın şu bütün kutsal kitaplara. Tevrat’a baksın. İncil’e baksın. Kur’ân-ı Kerim’e baksın. Hepsine baktık. Hepsinde dünya hayatında kişinin kurtuluşa ulaşabilmesinin olmazsa olmaz şartı, ruhun iki şekilde Allah’a ulaşacağından emin olmak kaydıyla bunu kalbine yerleştirmesi lâzım. Bir insan bu sırra ermediği süre içerisinde kurtuluş yok. Hz. İsa (A.S) bunu söylüyor: “Kim kalbine ruhunun iki şekilde Allah’a ulaşacağından emin olarak onu yerleştirmişse, idrak ediyorsa o ölümsüzlük sırrına ermiştir.”
İnsanlar hayatları boyunca hep ölümsüzlüğün peşinden koşuyor. Hâlbuki aslında ölüm yok. Yani sadece bir mekân değiştirme vardır. Ama insanlar farkında değil. Dolayısıyla hayır, mürşit farzdır. Mürşitsiz hiç kimse dini yaşayamaz. Mürşit yoksa din yoktur. Allah razı olsun."