Allah’a ulaşmayı dilemek, dünya hayatı devam ederken ruhunu Allah’a ulaştırmayı kalpten istemektir. İnsan Rabbine yönelir; O’na ulaşmayı arzu eder ve ruhunu Kendisine ulaştırmasını Allah’tan diler. Bu, ölümün gelmesini beklemek değil, hayattayken Allah’ın davetine cevap vermektir.
Allah’a giden yol bu dilekle başlar. Ruhun Allah’a ulaşması, daha sonra gerçekleşecek bir safhadır; dilemek ise o ulaşmayı istemektir. Birbirini takip eden bu iki hâli ayırdığımızda, başlangıçta insandan ne istendiği de açıklığa kavuşur: Önce kalpten Allah’a yönelmek.
Allah’a yönelmek bir emirdir
Allah’a ulaşmayı dilemek, insanın kendiliğinden ortaya koyduğu bir hedef değildir. Allah, kulunu Kendisine çağırır. Zümer Suresinin 54. âyetinde bu çağrı, doğrudan bir emir olarak yer alır:
Âyetin devamında Allah’a teslim olmak emredilir. Böylece yöneliş ile teslim arasında bir bağ kurulur. İnsan önce Rabbine ulaşmayı diler; ruhun, fizik vücudun, nefsin ve iradenin teslimine uzanan yolun ilk adımını atar. Henüz bütün teslimleri yaşamış değildir, fakat artık onları kendisinden isteyen Rabbine yönelmiştir.
Bu yüzden Allah’a ulaşmayı dilemeyi, yalnızca ileride ulaşılabilecek yüksek bir makamın adı gibi düşünmemek gerekir. Dilek, o makamlara varmış olmanın değil, Allah’ın yoluna girmek istemenin ifadesidir. Yolun sonundaki teslimler, başlangıçtaki bu yönelişten ayrı değildir.
Dilin söylediğini kalbin de istemesi
Bir insan Allah’a ulaşmak istediğini söyleyebilir. Fakat sözün söylenmesi ile kalpte gerçekten böyle bir isteğin bulunması aynı şey değildir. Allah’ın kabul ettiği dilek, samimiyetle, gönülden yapılan dilektir. Kişinin ağzından çıkan söz, içindeki isteği ifade etmelidir. Kalpte böyle bir yöneliş yoksa, kelimeleri söylemiş olmak onun yerini tutmaz.
Önemli olan, çok uzun veya çok güzel cümleler kurmak değil, gerçekten istemektir. Allah’a ulaşmayı dilemenin anlamını kavrayan insan, ruhunu hayattayken O’na ulaştırmasını Rabbinden ister. Kalbinde bu arzu vardır; duasıyla da onu Allah’a arz eder.
Dua
Yarabbi, ben ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum. Benim de ruhumu Sana ulaştır, ne olur Yüce Allah’ım!
Bu duadaki istek açıktır: Ruhun Allah’a ulaşması. Kul, kendi başına bir sonuç meydana getireceğini söylemez; Allah’tan kendisini o sonuca ulaştırmasını diler. Dileğin kabulünde belirleyici olan da sözün uzunluğu değil, Allah’a ulaşma isteğinin kalpten gelmesidir.
Allah, insanın kalbindekini bilir. Bunun için kişi kendisine, gerçekten ruhunu Allah’a ulaştırmak isteyip istemediğini sormalıdır. Dilek başkasına söylenmiş bir söz olarak kalmamalı; insanın Allah ile ilişkisinde kendi isteği, kendi yönelişi olmalıdır.
Allah’a ulaşmak, ölümü istemek değildir
Allah’a ulaşmaktan söz edildiğinde, bunu yalnızca ölümden sonraki dönüş olarak anlamak mümkündür. Oysa Bakara Suresinin 46. âyeti, dünya hayatındaki mülâki oluş ile ölümle gerçekleşen dönüşü birlikte anlatır:
Burada huşû sahiplerinin inandığı iki husus vardır. Biri, dünya hayatında Rablerine mülâki olmak; diğeri, sonunda ölümle O’na dönmektir. Allah’a ulaşmayı dileyen insanın istediği, âyetteki dünya hayatında mülâki oluştur. Ölmeyi değil, hayattayken ruhunun Allah’a ulaşmasını diler.
Allah’a ulaşacak olan fizik vücut veya nefs değil, ruhtur. İnsan dünya hayatını sürdürürken ruhunun Allah’a dönmesini ister. Bu nedenle dileğin konusu, bedenen bir yere gitmek ya da dünya hayatını sona erdirmek değildir.
Ra’d Suresinin 21. âyeti de Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği şeyi O’na ulaştıranlardan söz eder:
İnsana düşen, ruhun Allah’a ulaşmasını yalnızca ölümün sonrasına bırakan bir bekleyiş değil, bu emrin hayattayken yerine gelmesini dilemektir. Âyetteki ulaştırma emri, kalpten başlayan yönelişin nereye varacağını gösterir.
Dileyen kuldur, ulaştıran Allah
Allah’ın varlığına inanmak ile Allah’a ulaşmayı dilemek aynı şey değildir. İnsan Allah’a inanabilir; ruhun hayattayken Allah’a ulaşabileceğini de kabul edebilir. Fakat kendisi için bunu istemedikçe, inanmak henüz Allah’a ulaşma dileğine dönüşmüş olmaz. Bu yola girmek isteyen kişinin, ruhunu Allah’a ulaştırmayı bizzat dilemesi gerekir.
Peki böyle bir dileğin sahibi olan insanı Allah’a kim ulaştıracaktır? Şûrâ Suresinin 13. âyetinde cevap açıkça verilir:
Kulun yönelişine karşılık Allah’ın ulaştırması vardır. Allah, Kendisine yönelen insanı, ruhunu Kendisine ulaştırmak üzere kabul eder. Bu sebeple dilek, insanın yalnız kendi gücüne dayanarak aşmaya çalışacağı bir yolun başlangıcı değildir. Allah’ın yardımına ve ulaştırmasına güvenerek O’na yönelmektir.
Ra’d Suresinin 27. âyetinde de yönelmek ile hidayete erdirilmek arasındaki aynı bağ vardır. Allah’a ulaşmayı dilemek başlangıçtır; Allah’ın o kişinin ruhunu Kendisine ulaştırması ise hidayete ermektir. Kul ister, Allah ulaştırır.
Ankebût Suresinin 5. âyeti, Allah’a mülâki olmayı dileyen kişi için tayin edilmiş zamanın geleceğini bildirir:
Bu müjde, dileğin kalpten olmasına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaz. Aksine, insanın gerçek bir istekle Rabbine yönelmesini anlamlı kılar. Dileyen kul, ruhunu Allah’a ulaştıranın Allah olduğunu bilerek, O’nun vaadine güvenir.
Takva bu yönelişle başlar
Allah’a ulaşmayı dilemek, takva ile de doğrudan bağlantılıdır. Rûm Suresinin 31. âyetinde Allah’a yönelmek, O’na karşı takva sahibi olmak, namaz kılmak ve müşriklerden olmamak bir arada yer alır:
İlk takva, Allah’a ulaşmayı dilemekle başlar. Kişi Allah’a yönelerek gizli şirkten kurtulur ve takva sahibi olur. Buradaki başlangıcı, takvanın bütün derecelerini bir anda yaşamış olmakla karıştırmamak gerekir. Allah’a yöneliş ilk adımdır; Allah’ın yolunda ilerlemekle daha ileri takva kademeleri yaşanır.
Âyette namaz emrinin de bulunması önemlidir. Allah’a yönelmek, ibadetlerden ayrı bir yöneliş değildir. Kul Rabbine ulaşmayı dilerken namazını da kılar. Dilek ile ibadeti birbirinin yerine koymak değil, Allah’ın emrinde birlikte görmek gerekir.
Kur’ân neden bu dileğin üzerinde durur?
Allah’a ulaşmayı dilemenin önemi, yalnızca bu dileğin sahiplerine verilen müjdelerle anlatılmaz. Yûnus Suresinde, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin hâli de açıklanır:
Bu iki âyet birlikte okunduğunda, Allah’a ulaşmayı dilememenin insanın âhiretiyle ilgili bir mesele olduğu görülür. Dünya hayatıyla doyuma ulaşmak, Allah’a ulaşmayı istememek ve âyetlerden gâfil olmak aynı anlatımın içinde yer alır. Ardından bu hâlin sonu bildirilir.
Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek, olsa da olur olmasa da olur denilebilecek bir temenni değildir. İnsanın kurtuluşuyla ilgilidir. Allah’ın çağrısına yönelmek yerine yalnız dünya hayatıyla yetinmek, Yûnus Suresindeki uyarının merkezindedir.
Bunun karşısında, Zümer Suresinin 17. âyetinde Allah’a yönelerek taguta kul olmaktan kurtulanlar müjdelenir. Onlar, Allah’a ulaşmayı dilemiş ve Allah’ın kulları arasına girmişlerdir.
Uyarı ile müjde birbirini tamamlar. Allah, insanı tehlikeden haberdar ederken kurtuluşa çağırır. Allah’a ulaşmayı dilemek, bu çağrıya kalpten verilen cevaptır. İnsan Rabbine yöneldiğinde, artık âyette müjdelenen yönelişin sahibidir.
Allah’ın dostluğu ve ibadetlerin sevilmesi
Allah’a yönelen kul için yalnızca ileride gerçekleşecek bir ulaşma söz konusu değildir. Allah’ın dostluğu da bu yönelişle bağlantılıdır. Bakara Suresinin 257. âyetinde şöyle buyrulur:
Allah, dost olduğu kulunu zulmette bırakmaz; nefsinin kalbini nura çıkarır. Bu, Allah’a ulaşmayı dilemenin insanın iç dünyasında başlayan değişimle bağını gösterir. Dilek, yalnız dilde kalacak bir söz değil, Allah’ın yardımıyla yaşanacak bir yolun başlangıcıdır.
Allah’a ulaşmayı gönülden dileyen insana Allah ibadetleri sevdirir. Namaz, zikir ve diğer ibadetler birer zevk hâline gelmeye başlar. Kulun içinde mürşidine ulaşma isteği oluşur. Allah’ın yardımı, insanı ibadetlerden uzak tutarak değil, onları severek yapmasını sağlayarak gerçekleşir.
Böylece insanın dileği, hayatından kopuk bir düşünce olarak kalmaz. Rabbine ulaşmak isteyen kişi, O’nu zikretmeyi, O’na ibadet etmeyi sever. Zikri sevmeyen insana zikri, namazı sevmeyen insana namazı sevdiren de Allah’tır. Kul, kendisine sevdirilen ibadetleri yerine getirerek yoluna devam eder.
Kalbin mutmain oluşu, Allah’ı zikretmekle bağlantılıdır. Ruhun Allah’a doğru yolculuğuyla birlikte nefsin kalbinde de arınma gerçekleşir. Tâbiiyetten sonra zikirle yürüyen nefs tezkiyesi, insanın içindeki afetlerin azalmasını ve nurların artmasını sağlar. Allah’a ulaşmayı dilemek, bu temizlenmenin de başlangıcındaki istektir.
Dilekten sonra yol nasıl devam eder?
Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, Allah’ın kendisine verdiği mürşid sevgisiyle mürşidini arar. Hacet namazıyla Allah’tan mürşidini sorar ve Allah’ın gösterdiği mürşide tâbî olur. Tâbiiyetle birlikte ruhun Allah’a doğru yolculuğu başlar. Dilemek, tâbî olmak ve ruhun Allah’a ulaşması; aynı anda gerçekleşen tek bir olay değil, birbirini izleyen safhalardır.
Kurtuluşun başlaması için ruhun Allah’a ulaşacağı günü beklemek gerekmez. Kalpten Allah’a ulaşmayı dileyen, fakat mürşidine ulaşamadan ölen kişi için birinci kat cennet; mürşidine tâbî olduktan sonra ölen kişi için ikinci kat cennet; ruhu Allah’a ulaştıktan sonra ölen kişi için üçüncü kat cennet söz konusudur. Allah, yeterli ömür verdiği kulunu bu dilekten başlayarak ruhun Kendisine ulaşmasına kadar götürür.
Bu müjdeleri, bir defa söylenmiş bir sözün ardından Allah’ın yolundan vazgeçmenin önemsiz olduğu şeklinde anlamamak gerekir. Dilekte devam etmek, Allah’a yönelişi korumak ve ibadetleri sürdürmek esastır. Ruh Allah’a ulaştıktan sonra da zikrin ve Allah ile ilişkinin devam etmesi gerekir. Zikir terk edilir ve kişi Allah’ın yolundan uzaklaşırsa, kazandığı nurları kaybetmesi söz konusu olur.
Cennet saadeti ile dünya saadetinin gelişimi de birbirinden ayrılır. Allah’a ulaşmayı dilemek kurtuluşun başlangıcıdır; fakat nefsin bütün afetleri o anda temizlenmiş olmaz. Nefs tezkiyesiyle dünya mutluluğu adım adım artar. İlk dileği, insanın bütün kusurlarının bir anda ortadan kalkması gibi düşünmek, bu safhaları birbirine karıştırır.
İlk adım, kalpten bir dilek
Allah’a ulaşmayı dilemek için, önce ruhunu Allah’a ulaştırmış bir insan hâline gelmek gerekmez. Önce dilek vardır; Allah’ın yardımı, mürşide tâbiiyet, zikir ve ruhun Allah’a ulaşması bu dileğin ardından gelir. İnsanı yolun başında durduran şey, kendi gücünü yetersiz görmesi olmamalıdır. Çünkü Allah, Kendisine yönelen kulunu Kendisine ulaştıracağını bildirmiştir.
Rabbine yönelen insan, Allah’ın vaadine güvenerek devam eder. Ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı gerçekten ister; namazını, zikrini ve ibadetlerini sürdürür. Bu yolun başlangıcında kalpten bir istek, devamında Allah’ın yardımı vardır. Ulaşmayı dileyen kuldur; o dileğe karşılık kulunun ruhunu Kendisine ulaştıran Allah’tır.