Muhterem Hocam, mürşid için hacet namazı kıldık ve gördük diyelim. Nasıl tâbî olacağız?

Soru

Muhterem Hocam, mürşid için hacet namazı kıldık ve gördük diyelim. Nasıl tâbî olacağız?

Cevap

Evet. Gördüğü zaman Allahû Tealâ hacet namazının içerisinde o mürşide ulaşmanın garantisini de veriyor. Ya mürşidi bir şekliyle onunla karşılaştıracak veya onu bir vesileyle mürşidin yanına götürecek. Ama mutlaka ikisi karşılaşacak. Tıpkı Hz. Hızır’ın (A.S) Musa’yla karşılaştığı gibi.

Hz. Musa (A.S) ruhunu Allah’a ulaştırmış. İlm’el yakînin sahibi. “Ya Rabbim, benden daha ilim sahibi kimse var mı?” “Var.” diyor Allahû Tealâ, “Ya Musa.” Nerede? İşte iki denizin birleştiği yer. İki denizin birleştiği yerde, orada mürşidini görürsün.

O zaman o kişi, hacet namazında Allah’ın gösterdiği kişiye, tıpkı Hızır (A.S) Musa’yla (A.S) karşılaştığı gibi, o da gidip ona ulaşacak ve tâbî olacak.

Bunu en güzel biçimde ifade eden Yûnus Emre’dir. Yûnus Emre diyor ki: “Gel kardeş, Hakk’ı bulayım dersen bir kâmil mürşide varmasan olmaz.”

Yani dinin başlangıç noktası, bidayeti Allah’a ulaşmayı dilemek. Allah’a ulaşmayı dilemek ve mürşidsiz olmaz. “Resûlün cemalini göreyim dersen…” Yani resûlün cemalini görmek mürşide tâbî olmak demek. O da mürşidsiz olmaz. Ruhunu teslim etmek istersen mürşidsiz olmaz. Fizik vücut teslimi yapmak istersen mürşidsiz olmaz. Nefs teslimi yapmak istersen mürşidsiz olmaz.

Ruhun tesliminde Allahû Tealâ, Rahmân 33’te, bir sultan olmadan kimse kuturları aşamaz.

55/RAHMÂN-33 Yâ ma'şerel cinni vel insi inisteta'tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuz(fenfuzû), lâ tenfuzûne illâ bi sultân(sultânin).

Ey insan ve cin topluluğu! Semaların ve arzın kuturlarından (çaplarından) nüfuz etmeye (çıkıp gitmeye) eğer gücünüz yetiyorsa, haydi nüfuz edin (geçip, çıkın)! Bir sultan (bir mürşid) olmaksızın nüfuz edemezsiniz (geçip çıkamazsınız).

Fizik vücut tesliminde bir resûl olmadan, Nahl 36’da, hiç kimse hidayete eremez.

16/NAHL-36 Ve lekad beasnâ fî kulli ummetin resûlen eni’budûllâhe vectenibût tâgût(tâgûte), fe minhum men hedallâhu ve minhum men hakkat aleyhid dalâletu, fe sîrû fîl ardı fanzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn(mukezzibîne).

Ve andolsun ki Biz, bütün ümmetlerin (milletlerin, kavimlerin) içinde resûl beas ettik (hayata getirdik, vazifeli kıldık). (Allah’a ulaşmayı dileyerek) Allah’a kul olsunlar ve taguttan (insan ve cin şeytanlardan) içtinap etsinler (sakınıp kurtulsunlar) diye. Onlardan bir kısmını (Resûlün daveti üzerine Allah’a ulaşmayı dileyenleri), Allah hidayete erdirdi ve bir kısmının (dilemeyenlerin) üzerine dalâlet hak oldu. Artık yeryüzünde gezin. Böylece yalanlayanların akıbetinin, nasıl olduğuna bakın (görün).

Nefsin tesliminde bir tezkiyeci olmadan olmaz.

Yani kısacası bunlar Kur’ân-ı Kerim’in hükümleri. Kur’ân-ı Kerim hükümleri de Allah’ın kanunlarıdır. Allah’ın kanunlarına uymadan, reçeteyi hayatımıza tatbik etmeden hiç kimsenin mutlu olabilmesi imkânsız. Mümkün değil. Allah razı olsun.

Yanıtlayan: Dr. Abdulcabbar BoranYayın tarihi: 18 Ekim 2026Son güncelleme: 18 Ekim 20263 dk okuma0