Muhterem Hocam, okuduğum bir kitapta Kur’ân-ı Kerîm'in şarkı söylercesine okunup haz duyulduğu hatta kişi âlim olmadığı halde bu okuyuşundan dolayı itibar gördüğü bir zamanın gelec
Soru
Muhterem Hocam, okuduğum bir kitapta Kur’ân-ı Kerîm'in şarkı söylercesine okunup haz duyulduğu hatta kişi âlim olmadığı halde bu okuyuşundan dolayı itibar gördüğü bir zamanın geleceği haberi doğru mudur? Açıklar mısınız?
Cevap
Sevgili kardeşlerim doğru mudur yanlış mıdır onu bilmiyoruz ama Kur’ân-ı Kerîm'de bir tilâvet var. Muhterem Efendimiz’in bir Kur’ân-ı Kerîm öğretim metodu var. Bu Kur’ân-ı Kerîm öğretim metoduna baktığımız zaman 7 safhada şekilleniyor. Birinci safha tebliğ, ikinci safha kıraat, 3. safha tilâvet, 4. safha tezkiye, 5. safha tâlim, 6. safha kıssa, 7. Safha tefekkür.
7 SAFHA DEVRİN İMAMININ KUR’ÂN-I KERÎM ÖĞRETİM METODU
Tebliğ (Mâide – 67)
Ey Resûl! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et (duyur). Eğer bunu yapmazsan, o taktirde O’nun Risaletini (sana gönderdiğini) tebliğ etmemiş (duyurmamış) olursun. Ve Allah seni insanlardan korur. Muhakkak ki Allâh, kâfirler kavmini hidayete erdirmez.
(Nûr – 54)
De ki: “Allah’a ve Resûl'e itaat edin. Bundan sonra eğer dönerseniz (itaat etmezseniz), O'na (Resûl'e) düşen (sorumluluk) sadece O'na yükletilen (tebliğ)dir.” Ve sizin üzerinize düşen (sorumluluk), size yükletilendir. Ve eğer ona itaat ederseniz, hidayete erersiniz. Resûl'ün üzerinde açıkça tebliğden başka bir (sorumluluk) yoktur.
2. Kıraat (İsrâ – 45)
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin zaman, seninle âhirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyamet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık.
3. Tilâvet (Bakara – 129)
Rabbimiz, onların kendirinden, onlara Senin âyetlerini tilâvet edecek (okuyup açıklayacak), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerîm’i) ve hikmeti öğretecek ve onların (nefsini) tezkiye (ve tasfiye) edecek bir resûl beas et (hayata getir).
4. Tezkiye (Cuma – 2)
Ümmîler arasında, kendilerinden bir resûl beas eden (görevlendiren) O’dur. Onlara, O’nun (Allah’ın) âyetlerini okur, onları tezkiye eder (nefslerini temizler), onlara Kitab’ı (Kur’ân-ı Kerim’i) ve hikmeti öğretir.
5. Talîm (Bakara – 151)
Nitekim size, aranızda (görev yapmak üzere), sizden (kendinizden) bir Resûl (Peygamber) gönderdik ki, âyetlerimizi size tilâvet etsin (okuyup açıklasın) ve sizi (nefsinizi) tezkiye (ve tasfiye) etsin, size Kitap’ı (Kurânı Kerim’i) ve hikmeti öğretsin ve (hikmetin de ötesinde) bilmediğiniz şeyleri öğretsin.
6. Kıssa (Yûsuf – 111)
Andolsun ki onların kıssalarında ulûl’elbab (sır sahipleri) için ibret vardır. Uydurulan bir söz değildir ve lâkin onların ellerindekini tasdik eder ve herşeyi ayrı ayrı açıklar. Mü’min kavim için bir hidayet ve rahmettir.
7. Tezekkür (Bakara – 269)
(Allah) hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse, ona pek çok hayır verilmiştir. Ancak ulûl’elbab olanlardan başkası tezekkür (ibret) edemez.
O zaman buradan bu kardeşimizin sualini cevaplandıralım. Birinci safha tebliğ. Kim tebliğ yapıyor? Tebliğ yapanlar Allahû Tealâ'nın irşada memnun ve mezun kıldığı kişi. Tebliğ yapma hakkına sahip olanlar onlar. İşte Nur 54'te; Allah ve resûlüne itaat edin. Resûle düşen görev tebliğ. Size yüklenen görev itaat. Bizim vazifemiz itaat etmek. Onun vazifesi tebliğ etmek.
Nitekim Allah Resûlü 14 asır evvel ben size tebliğci olarak gönderildim; zorlayıcı olarak değil. Ben dua eden kişi olarak gönderildim; beddua eden değil. Ben rahmet peygamberiyim; lanet peygamberi değil.
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Tirmizî, Tefsîru’l-Kur'ân, 66; Müslim, Talâk, 35.
“Allah beni tebliğci olarak gönderdi; zorlayıcı olarak göndermedi.”
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Müslim, Fedâil, 126.
“Ben Muhammed’im, Ahmed’im, peygamberlerin ardından gelen el-Mukaffî’yim, insanların arkamda toplandığı el-Hâşir’im, Tövbe Peygamberiyim, Rahmet peygamberiyim
Öyle olunca anlıyoruz ki gerçekten işin başında tebliğ olayı var. Ve ister devrin imamı, ister kavim resûlleri, ister velî mürşidler, ister vekil mürşidlerin hepsinin görevi insanlara tebliğ etmek. Hakkı tavsiye etmek, tebliğ etmek. İşte bu noktada o kişi ne yapıyor? Tebliğde bulunuyor ve tebliğin şartlarını yerine getirerek o kişinin davete icabet etmesini bekliyor.
Allah Resûlü şöyle buyuruyor. Kur’ân tilâvette değil neyle okunur? Hidayetle.
HADÎS-İ ŞERİF
Kaynak: Ramuz’ul Ehadis, Hadîs-i Şerif, No: 4474
“Kur’ân tilavetle değil, hidayetle okunur.”
O zaman kesinlikle ilk iki noktada kıraat var. İşte 45’te Kur’ân-ı Kerîm’i kıraat ettiğin zaman seninle yevmül ahire ruhun dünya Allah’a ulaşmasına inanmayanların baş gözüne hicab-ı mesture, kulaklarına vakra,kalplerine ekinnet koyarım. O halde kıraat edildiği zaman kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse otomatikman Allahû Tealâ hassalarına ve uzuvlarına engeller koyuyor. Hassalarına engel konulduğu zaman onlar nasıl insanlardır? Onlar Resûlullah’ın sohbetini anlamadan dinleyenler. Kulaklarına vakra, gözlerine hicab-ı mesture konduğu zaman onlar nasıl insanlardır? Onlar da resûlden nefret edenler. Dikkatle bakın. Tekrar ediyorum. Hassalarına engel konulduğu zaman istisnasız onlar anlamadan dinliyorlar.
Muhammed sûresinin 16. âyet-i kerimesinde:
47/MUHAMMED-16 Ve minhum men yestemiu ileyke, hattâ izâ harecû min indike kâlû lillezîne ûtûl ilme mâzâ kâle ânifâ(ânifen), ulâikellezîne tabaallâhu alâ kulûbihim vettebeû ehvâehum.
Ve seni dinleyenlerden bir kısmı, senin yanından çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere: “Biraz önce (O) ne dedi?” dediler. İşte onlar, Allah’ın, kalplerini mühürledikleri kişilerdir ve onlar hevalarına tâbî olanlardır.
Seni dinleyenlerin bir kısmı senin yandan çıktıkları zaman, kendilerine ilim verilenlere "Biraz önce o ne dedi?" İki grup da sohbeti dinliyorlar. Bu dinleyenlerden bir kısmı "Biraz önce o ne dedi?" diyor. Kime söylüyorlar? İlim verilenlere. İlim verilenler de dinlemişler. İlim kendisine verilmesine rağmen kabul etmeyen de orada bulunuyor. İlim verilmesine rağmen kabul etmeyen, ilim verilip de kabul eden kişi diyor ki "Bu az önce o ne dedi?" İşte Allahû Tealâ diyor ki, "Onların kalplerini mühürledik. Onlar artık hevalarına tâbî olanlardır."
Yani hassalarına engeller konuluyor. Hassalarına engel konulan insanlar artık nereye tâbîdirler? Hevalarına, nefslerinin, afetlerine tâbî olanlardır diyor Allahû Tealâ. Öte yandan eğer kişi yevmül ahiri inkâr ederse, ruhun dünya Allah’a ulaşmasını inkâr ederse o zaman İsrâ Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimesinde:
17/İSRÂ-45 Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhirati hicâben mestûrâ(mestûran).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, seni peygamber olarak görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRÂ-46 Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûran).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen, Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman nefretle arkalarına döndüler.
Onlar resûlden nefretle kaçanlar. Bunlar resûlün sohbetinde anlamadan dinleyenlerdir. Anlamadığı belli. Burada da dinlemeden anlayanlar resûlü görür görmez nefretle kaçıyor. Dinlemek istemiyor.
İşte bugün kardeşlerimizin çoğunun tebliğ kağıtlarını kendine uzattığı zaman önyargılı olanlar ne yapıyorlar? Hemen sizin yanınıza alıyor onu iki parça yırtıyor. Bunlar da dinlemeden anlayanlar, önyargılı davrananlar nefretle kaçıyorlar. Yetmez. Bir üçüncü grup daha var. Onlar da resûlle mücadele ediyorlar. Gerçekten öyleleri de var mı? Var. Hacc Suresinin 8. âyet-i kerimesinde:
22/HACC-8 Ve minen nâsi men yucâdilu fîllâhi bi gayri ilmin ve lâ huden ve lâ kitâbin munîr(munîrin).
Ve insanlardan (öyle) kimseler vardır ki; bir ilme, bir hidayetçiye ve nurlu (aydınlatıcı) bir kitaba sahip olmaksızın Allah hakkında mücâdele eder.
Ve kitaptan insanlardan öyle kimseler vardır ki bir ilmi yok. Ulaşmayı dilememiş. Bir hidayetçiye tâbî değil, mürşide tâbî değil. Bir kitaba da dayanmıyor. Sadece zanlarıyla resûl hakkında mücadele ediyor.
İşte o inatçı şeytana tâbî oluyor diyorum. Sevgili kardeşlerim demek ki hassalarına engel konulanlar, uzuvlarına engel konulanlar ve kalbi tab edilen bir daha açılmayacak olanlar, üç grup insan. Bunlar şeytanın avanesi. Bunlar Allah’ın yolundan saptıranlar. Bunlar tamamen dalâletin bataklığında hayatı tüketenler. Bunlar hem bu dünyada huzursuz ve mutsuz ölüm sonrası hayata da gideceği cehennem olan insanlar.
İşte eğer olay buysa Kur’ân-ı Kerîm’in şarkıyla okunup okunmadığı önemli değil bizim için. Kur’ân hidayetle mi okunur yoksa tilâvetle mi? Bizim mutlaka Kur’ân-ı Kerîm’i neyle okumamız lâzım? Hidayetle. Ankebut sûresinin 48. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
29/ANKEBÛT-48 Ve mâ kunte tetlû min kablihî min kitâbin ve lâ tehuttuhu bi yemînike izen lertâbel mubtılûn(mubtılûne).
Ve sen, bundan önce kitap okumadın. Ve sen, O’nu elinle de yazmıyorsun. Öyle olsaydı, batılda olanlar (boş konuşanlar) elbette şüphe ederlerdi.
Sen bundan önce kitap okumadın. Sen onu elinle yazmıyordun. Öyle olsaydı batılda olanlar elbette şüphe ederlerdi. Yani sen bundan önce kitap okumadın, tilâvet etmiyordun ve elinle de yazmıyordun.
Öyleyse tilâvetle mi, hidayetle mi? Ne diyorsunuz? Hidayetle. Hidayetle. Kur’ân hidayetle okunur. Hidayeti Allahû Tealâ öne alıyor. Allah razı olsun.