Hidayet, insan ruhunun dünya hayatı devam ederken Allah’a ulaşmasıdır. Allah’a ulaşmayı kalpten dilemekle başlayan bu yol, ruhun Rabbine teslim olmasıyla ilk hedefine varır. Ardından fizik vücudun, nefsin ve iradenin teslimi gelir. Bu sebeple hidayeti anlamak, hem ruhun Allah’a nasıl ulaştığını hem de Allah’a teslim olmanın hangi safhaları içerdiğini anlamaktır.
İnsanın önünde, Allah’ın Kendisine çağırdığı bir yol vardır. Bu yolun başlangıcında samimi bir dilek, devamında Allah’ın yardımı ve sonunda teslim vardır. Kul Rabbine yönelir; Allah, Kendisine ulaşmayı dileyen kulunu hidayete erdirir.
Kur’ân’da hidayetin tarifi
Hidayetin ne olduğunu, Allahû Tealâ’nın hidayeti tarif ettiği âyetlerden öğreniriz. Âl-i İmrân Suresinin 73. âyetinde, ruhun ölmeden önce Allah’a ulaşması açıkça belirtilir:
Burada ulaşacak olan insanın ruhu, ulaşılacak olan ise Allah’tır. Hidayeti yalnızca doğru bir yolda bulunmak şeklinde düşünmek, bu ulaşmayı açıklamaz. Ruhun gerçekten Rabbine ulaşması, hidayetin gerçekleşmesidir. Bakara Suresinin 120. âyeti de aynı hakikati, Allah’ın Kendisine ulaştırmasıyla birlikte bildirir:
Kulun Allah’a ulaşması ile Allah’ın kulunu Kendisine ulaştırması birbirinden ayrı iki sonuç değildir. Kul, Rabbine ulaşmayı diler; o dileği kabul ederek ruhu Kendisine ulaştıran Allah’tır. Bu yüzden hidayet, insanın yalnız kendi gücüne dayanarak meydana getirdiği bir sonuç olarak görülemez.
En’âm Suresinin 71. âyetinde ise hidayetin tarifiyle Allah’a teslim olma emri bir arada yer alır:
Ruhun Allah’a ulaşması, aynı zamanda onun teslimidir. Hidayetin teslimiyetle bağı burada başlar. İnsan ruhunu Rabbine ulaştırdığında ilk teslimini gerçekleştirir; fakat Allah’a teslim olması gereken diğer emanetler henüz vardır.
Ruhun Allah’a ulaşması ölümden öncedir
Allah’a ulaşmak denildiğinde yalnızca ölümden sonraki dönüş düşünülmemelidir. Ruhun insan hayattayken Allah’a ulaşması ile ölüm sebebiyle Allah’a dönmesi aynı şey değildir. Bakara Suresinin 46. âyeti bu iki hâli birlikte bildirir:
Huşû sahipleri, dünya hayatında Rablerine mülâki olacaklarına inanırlar. Bunun yanında, sonunda ölümle O’na döneceklerine de inanırlar. Âyette dünya hayatındaki mülâki oluş ayrıca belirtildiğine göre, hidayetin gerçekleşmesi için ölümün gelmesi beklenmez. İnsan yaşarken de ruhu Rabbine ulaşabilir.
Ra’d Suresinin 21. âyetinde, Allah’ın ulaştırılmasını emrettiği ruhlarını O’na ulaştıranlar anlatılır:
Ruh, insana verilmiş bir emanettir. Allah’ın istediği, bu emanetin insan henüz hayattayken Kendisine dönmesidir. Ruhunu Allah’a ulaştırmayı isteyen kişi, ölümünü istemez; Rabbine kavuşmayı diler. Dünya hayatını sürdürürken Allah’ın emrini yerine getirmek ister.
Bu ulaşmayı fizik vücudun Allah’a gitmesi şeklinde de düşünmemek gerekir. Allah’a ulaşan ruhtur. Fizik vücudun ve nefsin teslimleri farklıdır; onların hidayeti, ruhun gerçekleştirdiği bu yolculukla aynı biçimde meydana gelmez.
İlk adım: kalpten Allah’a yönelmek
Hidayet yolu, insanın Rabbine ulaşmayı istemesiyle açılır. Kalpte böyle bir istek bulunmadan, yalnızca dil ile dile getirilen sözler samimi dileğin yerini tutmaz. Allah insanın içinden geçeni bilir. O’na yöneliş, kişinin gerçekten ruhunu Rabbine ulaştırmayı arzu etmesidir.
Âyet, Allah’ın Kendisine ulaştırdığı kişinin yönelişini de bildirir. Kul Allah’a yönelir; Allah da onu Kendisine ulaştırır. Öyleyse insanın yapacağı, kendisinden hiçbir şey istenmiyormuş gibi beklemek değildir. Rabbine dönmek ve O’na ulaşmayı kalpten dilemektir.
Şûrâ Suresinin 13. âyetinde de aynı müjde vardır:
Allah’a yönelen insan, ruhunu tek başına ulaştırmak zorunda bırakılmış değildir. Ulaştırmayı Allah üstlenir. Kulun samimi dileğine karşılık veren, ona yolunu açan ve yardım eden Rabbidir. Bu sebeple hidayeti istemekle Allah’ın hidayete erdirmesi arasında bir çelişki yoktur; Allah, Kendisine yönelen kuluna vaadinde bulunur.
Başlangıçta insandan istenen, bütün teslimleri tamamlamış olması değildir. Önce o teslimlere götürecek dileğin sahibi olmasıdır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, henüz ruhunu Allah’a ulaştırmamış olsa da artık hidayet üzeredir.
Sıratı Mustakîm: Allah’a ulaştıran yol
Bir yolun üzerinde bulunmakla o yolun hedefine varmak farklıdır. Sıratı Mustakîm ile hidayete ermek arasındaki ilişki de böyledir. Ruh için Sıratı Mustakîm, Allah’a ulaştıran yoldur; ruhun hidayete ermesi ise bu yolun sonunda Allah’a ulaşmasıdır.
Yolun istikameti belirsiz değildir. Allahû Tealâ, Kendisine ulaştıran yolu bildirir. Bu nedenle Sıratı Mustakîm’i yalnızca güzel davranışların genel adı olarak düşünmek, onun Allah’a ulaştıran yol oluşunu karşılamaz.
Fâtiha Suresinde Allah’tan istenen de bu yola ulaştırılmaktır:
Böylece namazda okunan bu âyetin talebi, insanın hidayet yoluyla doğrudan birleşir. Kul, kendisini Sıratı Mustakîm’e ulaştırmasını Allah’tan ister. Hedefini Allah olarak belirleyen insan, o hedefe götüren yola da Rabbinden aldığı yardımla ulaşır.
Hidayet üzere olmaktan hidayete ermeye
Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide tâbî olmak ve ruhun Allah’a ulaşması birbirini takip eden üç safhadır. Dilek başlangıçtır. Tâbiiyetle ruhun Allah’a doğru yolculuğu başlar. Ruh Rabbine ulaştığında ise ilk hidayet tamamlanır. Dileği, yola girişi ve varışı birbirinden ayırmak, her safhada neyin gerçekleştiğini anlamamızı sağlar.
Allahû Tealâ, Kendisine ulaştıracak vesilenin istenmesini emreder:
İnsan, kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidini Rabbinden ister. Allah’ın gösterdiği mürşide ulaşıp tâbî olduğunda ruhun seyr-i sülûku, yani Allah’a doğru yolculuğu başlar. Mürşidin görevi, insanı Allah’ın yoluna yöneltmektir. Ruhun ulaştığı son hedef mürşid değil, Allah’tır.
Hidayete vesile olmakla hidayete erdirmek arasındaki fark da burada önem taşır. Kasas Suresinin 56. âyeti, hidayete erdirenin Allah olduğunu bildirir:
Bir insanın başka bir insanı sevmesi, onun yerine Allah’a ulaşmayı dilemesi veya ruhunu kendi gücüyle Allah’a ulaştırması anlamına gelmez. Kişinin dileği kendisine aittir; hidayete erdirme ise Allah’a aittir. Mürşide tâbiiyet, Allah’ın koyduğu vesileye sarılmaktır; hidayetin sahibini değiştirmez.
Ruhun yolculuğuyla birlikte nefs de tezkiye olur
Ruh Allah’a doğru yol alırken nefsin kalbinde de değişim gerçekleşir. Allah’a ulaşmayı dileyen ve mürşidine tâbî olan kişinin nefs tezkiyesi, zikirle ilerler. Allah’ın ismini zikrettikçe kalbe gelen nurlar, nefsin afetlerinin yerini almaya başlar. Ruhun yükselişi ile nefsin arınması birbirine bağlıdır.
Âyette tezkiye ile Allah’a dönüşün birlikte yer alması, bu bağı gösterir. Nefs tezkiyesi, kalpteki afetlerin azalmasıdır. Bu arınma ilerlerken ruh da Rabbine doğru yolculuğunu sürdürür. Ruhun Allah’a ulaşmasıyla nefsin tamamen temizlenmesi ise aynı safha değildir.
İlk teslim gerçekleştiğinde nefsin kalbi bütünüyle afetlerden kurtulmuş olmaz. Nefs tezkiyesi ile nefsin tam tasfiyesini birbirine karıştırmamak gerekir. Ruhun tesliminden sonra da insanın nefsindeki arınma devam eder; nefsin bütün afetlerden kurtularak Allah’a teslim olması daha ileri bir safhadır.
Zikir, bu sebeple hidayet yolunun dışında kalan ayrı bir uğraş değildir. Kulun Allah’a yönelişinin, nefsindeki temizlenmenin ve kalbindeki huzurun içinde yer alır. Ra’d Suresinin 28. âyeti, kalbin zikirle mutmain oluşunu bildirir:
Allah’ın yolundaki insan için namaz, zikir ve diğer ibadetler yaşanan bu sürecin parçalarıdır. Ruhun Allah’a ulaşması, ibadetlerin sona ermesi anlamına gelmez. Teslimler ilerledikçe Allah’a kulluk da daha ileri bir seviyede devam eder.
Hidayet, ruhun teslimiyle sınırlı değildir
Ruhunu Allah’a ulaştıran kişi ilk hidayete ermiştir. Fakat Allah’ın Kendisine teslim edilmesini istediği emanetler ruhla sınırlı değildir. Fizik vücut, nefs ve irade için de teslim söz konusudur. Hidayetin daha ileri derecelerinin bulunması, Muhammed Suresinin 17. âyetinde de görülür:
Âyet, hidayete ermiş olanların hidayetinin artırıldığını bildirir. Demek ki ilk hidayete ermek, bütün hidayetlerin ve bütün teslimlerin tamamlanması değildir. Kulun Allah’a teslimiyeti daha ileriye taşınır.
Ruhun hidayeti, onun Allah’a ulaşarak teslim olmasıdır. Ruh, kendisini emanet olarak veren Rabbine döner. Bu, dünya hayatı devam ederken gerçekleşen ilk teslimdir.
Fizik vücudun hidayeti, Allah’ın emirlerine eksiksiz uyan, yasaklarından uzak duran bir hâle gelmesidir. Burada ruhunki gibi Allah’a doğru bir yolculuk değil, fizik vücudun Allah’a itaatte teslim olması söz konusudur.
Nefsin hidayeti, kalbin bütün afetlerden arınarak Allah’a teslim olmasıdır. Daimî zikirle nefsin kalbi tamamen nurlanır. Allah’ın emirlerine karşı çıkan, yasaklarına yönelten afetler kalmaz. Böylece nefsin de teslimi gerçekleşir.
İradenin hidayeti ise insanın iradesini de Allah’a teslim etmesidir. Ruh, fizik vücut ve nefsten sonra irade de teslim alınır. Bu son teslimle, Allah’a teslimiyetin dördüncü hidayeti tamamlanır.
Bu bütünlük yedi safhada yaşanır: Allah’a ulaşmayı dilemek, mürşide tâbiiyet, ruhun Allah’a ulaşması ve teslimi, fizik vücudun teslimi, nefsin teslimi, ihlâsa ulaşmak ve iradenin teslimi. Yedi safhanın içinde dört teslim vardır. Dilek ve tâbiiyet ilk teslime hazırlarken, ihlâs da iradenin tesliminden önceki safhadır.
Böylece hidayetin kapsamı, başlangıçtaki yönelişten son teslime kadar uzanır. Ruhun Allah’a ulaşmasını hidayetin dışında bırakmak da, ruh ulaştıktan sonra başka teslim kalmadığını düşünmek de bu bütünlüğü eksik bırakır.
Allah’ın davetine cevap vermek
Allahû Tealâ’nın çağrısı hem yönelmeyi hem teslim olmayı içerir. Zümer Suresinin 54. âyetinde önce Rabbimize yönelmemiz, ardından O’na teslim olmamız emredilir:
Hidayetin başlangıcıyla devamı bu davette bir aradadır. İnsan önce Allah’a yönelir; ruhunu hayattayken O’na ulaştırmayı diler. Bu dileğin ardından, Allah’ın yardımıyla ilk teslimine doğru ilerler. Ruhun teslimini diğer teslimler takip eder.
Hidayet, sadece anlamı öğrenilip bırakılacak bir kelime değildir. Allah’ın Kendisine çağırdığı, kulunun hayatında gerçekleşmesini istediği bir hakikattir. İlk adım, uzak ve ulaşılmaz bir makamın sahibi olmak değil; kalpten Allah’a ulaşmayı istemektir. Ruhunu Rabbine ulaştırmayı dileyen insan için yol, bu samimi yönelişle başlar.