Hidayet Yolculuğu / Blog Serisi 03

Mürşide Tâbiiyet

Vesileyi istemek ve ruhun yolculuğa başlaması

7 dk okuma 12 ayet atfı

Mürşide tâbiiyet, Allah’a ulaşmayı kalpten dileyen insan için bu dileğin ardından gelen ikinci safhadır. Kul Rabbine yönelir; Allah onu mürşidine ulaştırır. Tâbiiyetle birlikte ruh, Allah’a doğru yolculuğa başlar. Böylece Allah’a ulaşma dileği, ruhun Rabbine teslim olacağı yolun başlangıcı olur.

Mürşide duyulan ihtiyaç, Allah’tan başka bir hedef aramaktan doğmaz. Aranan, insanı Allah’a ulaştıracak vesiledir. Mürşidin vazifesi, kendisine tâbî olanı kendisinde bırakmak değil, Allah’ın emrettiği teslimlere ulaştırmaktır.

Mürşid kimdir?

Mürşid, irşadla vazifeli kişidir. Ruhunu, fizik vücudunu, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmiş; Allah tarafından başkalarını irşad etmekle görevlendirilmiştir. Bu makam, yalnızca bilgi sahibi olmakla veya bir insanın kendisini mürşid olarak tanıtmasıyla elde edilmez. İrşad vazifesini veren Allah’tır.

Âyette, hidayete erdiren imamları Allah’ın vazifelendirdiği bildirilir. Onlar kendi adlarına ve kendi güçleriyle değil, Allah’ın emriyle hidayete erdirirler. İrşadın dayandığı yetki de, insanı ulaştıracağı hedef de Allah’a aittir.

Kur’ân’da vesileyi isteme emri

Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, bu yolda nasıl ilerleyeceğini de Allah’tan ister. Mâide Suresinin 35. âyetinde, Allah’a ulaştıracak vesilenin istenmesi emredilir:

Buradaki vesile, Allah’a ulaştırmaya vesile olan mürşiddir. Âyetin hitabı, Allah’a ulaşmayı dileyenleredir. Önce Allah’a yönelmek, ardından O’na ulaştıracak vesileyi istemek vardır. Mürşide tâbiiyetin İslâm’ın ikinci safhası oluşu, bu sıralamayla anlaşılır.

Allah’a ulaşmayı dilemek ilk takvayı, mürşide ulaşıp tâbî olmak ise ikinci takvayı ifade eder. Âyette vesileyi isteme emrinin ardından Allah’ın yolunda cihadın gelmesi de nefsle mücadelenin bu safhayla bağını gösterir. Mürşide tâbiiyet, nefs tezkiyesinin başlayacağı kapıdır; yalnızca bir kimseyi dinlemek veya ona sevgi duymak değildir.

Mürşid neden Allah’tan istenir?

İnsanın iç dünyasını, ihtiyaçlarını ve onu hedefine ulaştıracak yolu en iyi bilen Allah’tır. Bu yüzden mürşidin belirlenmesi, yalnızca kişinin beğenisine veya çevresinin tercihine bırakılmaz. Kulun yapacağı, kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidi yine Allah’tan sormaktır.

Fâtiha’da kulluk yalnız Allah’a yöneltilirken istiane de yalnız O’ndan istenir. Mürşidi Allah’tan istemek, Allah’a kulluğun karşısında duran ayrı bir arayış değildir. Kul, Rabbine ulaşmak için yine Rabbinin yardımına başvurur.

Mürşidlerin bulunduğu dergâhlardan ana dergâha ulaşan yollar, sebîllerdir. Bu yolların tayini Allah’a ait olduğuna göre, mürşidini öğrenmek isteyen insanın müracaat edeceği makam da Allah’tır. Böylece vesileyi istemek, istiane ve Sıratı Mustakîm’e ulaşmak aynı hedefte birleşir.

Hacet namazı ve huşû

Allah’tan mürşid istemek, hacet namazıyla gerçekleşir. Kişi boy abdesti alır, hacet namazını kılar ve kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidini Rabbinden sorar. Burada yalnızca namazın dıştan yerine getirilmesi değil, Allah’a yönelmiş bir kalbin talebi söz konusudur.

Huşû sahipleri, ruhlarının dünya hayatı devam ederken Allah’a ulaşacağına kesin olarak inanırlar. Ölümle Allah’a dönüşün yanında, hayattayken gerçekleşecek bir mülâki oluşun da farkındadırlar. Allah’ın Kendisine ulaşmayı dileyeni ulaştıracağına güvenerek mürşidlerini isterler.

Allah’a ulaşma dileğinden sonra kalpteki engellerin kaldırılması, kalbin Allah’a çevrilmesi ve zikirle rahmet nurunun kalbe girmesi, kişiyi huşûya hazırlar. Allah, huşû sahibi kuluna mürşidini gösterir; kul da kendisine gösterilen mürşide ulaşmak için harekete geçer.

Tâbiiyet, kalpteki dilekle anlam kazanır

Allah’a ulaşmayı dilemek ile mürşide tâbî olmak, birbirinden koparılmaması gereken iki safhadır. Bir insanın çevresindekileri taklit ederek bir mürşidin önüne gitmesi, tek başına ihsanla tâbiiyet anlamına gelmez. Kalbinde Allah’a ulaşma talebi bulunmadan yalnızca dıştaki merasimi gerçekleştirmek, o talebin yerini tutmaz.

İhsanla tâbiiyette kişi önce Allah’a yönelmiştir. Allah’ın yardımlarıyla mürşidini tanıyacak, söylediklerini anlayacak ve ona ulaşmayı isteyecek hâle gelmiştir. Tövbesi, bu kalbî yönelişin ardından gelir. Burada belirleyici olan, başkalarının yaptığına benzer bir hareket yapmak değil, Allah’a ulaşmayı gerçekten istemektir.

Kişi, Allah’ın gösterdiği mürşidin önünde tövbe eder ve tâbiiyetini gerçekleştirir. Mürşide doğrudan ulaşmanın mümkün olmadığı yerde, onun tövbe vermeye yetkili vekiline ulaşılması da söz konusudur. Tâbiiyette, mürşidden gelen manevî cereyanın kişiye geçmesi esastır. Bu sebeple tövbe, yalnızca uzaktan bir bağlılık beyanı olarak kalmaz.

Bununla birlikte kurtuluşun başlangıcını da unutmamak gerekir: Allah’a ulaşmayı kalpten dileyen bir insan, mürşidine ulaşmaya ömrü yetmeden vefat ederse, samimi dileğiyle cennetin sahibidir. Tâbiiyetin gerekliliği, Allah’a ulaşma dileğinin bu değerini ortadan kaldırmaz. Yaşayan ve yoluna devam eden kişi içinse dileğin ardından mürşide ulaşma safhası gelir.

Sahâbenin tâbiiyeti ve kulluğun yönü

Tâbiiyet, sahâbenin hayatında da vardır. Hz. Muhammed’e (S.A.V.) tâbî olanların bu bağlılığı, Fetih Suresinin 10. âyetinde Allah’a tâbiiyet olarak ifade edilir:

Âyetin devamında ahdini bozanın kendi nefsi aleyhine davranacağı, Allah’a verdiği ahde vefa edenin ise büyük mükâfata ulaşacağı bildirilir. Tâbiiyetin, Allah’a verilen sözle bağı vardır. Sahâbenin irşad makamına ulaşmasının ardından onlara ihsanla tâbî olanlar da Tevbe Suresinin 100. âyetinde yer alır.

Mürşide tâbî olmak, mürşide ibadet etmek değildir. İbadet edilen yalnız Allah’tır; mürşid de kendisine tâbî olanlarla birlikte Allah’a kulluk eder. Onun vazifesi, kendisini ilâh yerine koymak değil, Allah’ın emrini yerine getirerek insanın Allah’a ulaşmasına vesile olmaktır.

Tâbiiyetle gelen nimetler

Allah’a ulaşmayı dilemiş ve ihsanla mürşidine tâbî olmuş kişi için yeni bir safha açılır. Tâbiiyet, Allah’ın kalpte ve ruhta gerçekleştirdiği değişikliklerle birlikte değerlendirilmelidir. Günahların sevaba çevrilmesi, kalbe îmân yazılması ve ruhun Allah’a doğru yola çıkması bu safhanın nimetleridir.

Günahların sevaba çevrilmesi

Furkân Suresinin 70. âyeti, mürşidin önünde tövbeyi, kalbine îmân yazılarak îmânı artan mü’mini ve salih ameli, yani nefs tezkiyesini birlikte anlatır. Bu şartların ardından günahların sevaba çevrilmesi bildirilir:

Burada günahların yalnızca örtülmesinden daha ileri bir ihsan vardır. Allah’a ulaşma dileğinde örtülen günahlar, ihsanla tâbiiyetin ardından sevaba çevrilir. Bu, mağfirettir. Günahı sevaba çeviren mürşid değil, Allah’tır; mürşidin önündeki tövbe ise Allah’ın bildirdiği bu değişikliğin gerçekleştiği safhadır.

Kalbe îmân yazılması

Mucâdele Suresinin 22. âyetinde, Allah’ın kalplerine îmân yazdığı ve Kendinden bir ruhla desteklediği insanlar anlatılır:

Tâbiiyetle birlikte kalbe îmân yazılması, kişinin îmânının yeni bir kademeye ulaşmasıdır. Bu, daha önce Allah’a ulaşmayı dilemiş olan kulun, îmânı artan bir mü’min hâline gelmesidir. Zikirle gelen fazl nurlarının kalpte birikmesi de kalbe yazılan bu îmân kelimesiyle bağlantılıdır.

Ruhun Allah’a doğru yola çıkması

Mü’min Suresinin 15. âyetinde, Allah’ın Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin başının üzerine emrinden bir ruh ulaştırdığı bildirilir. Bu, devrin imamının ruhudur; kişinin ruhuna Allah’a ulaşma gününün geldiğini haber verir. Böylece tâbiiyetle birlikte ruh, vücuttan ayrılarak Allah’a doğru yolculuğa başlar.

Bu ayrılış ölüm değildir. Kişi dünya hayatına devam ederken ruhu, Allah’a ulaşmak üzere seyr-i sülûka katılır. Mürşide tâbiiyet, ruhun yola çıkmasıdır; ruhun Allah’a ulaşıp teslim olması ise bunun ardından gerçekleşecek üçüncü safhadır. Bu iki safhayı aynı anda tamamlanmış saymamak gerekir.

Zikirle devam eden yolculuk

Tâbiiyetle başlayan nefs tezkiyesi, zikirle ilerler. Kişi Allah’ın İsmi’ni zikrettikçe Allah’tan gelen nurlar kalbine ulaşır. Kalbe yazılan îmân kelimesinin etrafında fazl nurları birikmeye başlar. Nefsin afetlerinin yerini nurların alması, insanın iç dünyasında değişiklik meydana getirir.

Nefsin kalbindeki her yüzde yedi fazl birikimine karşılık ruh bir gök katı yükselir. Yedi kademede yüzde kırk dokuz fazl birikimi oluşur; başlangıçtaki yüzde iki rahmetle birlikte nurlar yüzde elli bire ulaşır. Ruh da yolculuğunu tamamlayarak Allah’a ulaşır. Tâbiiyet, zikir, nefs tezkiyesi ve ruhun Allah’a ulaşması böylece birbiriyle bağlıdır.

Mürşidin rehberliği, tövbenin yapıldığı anla sona ermez. Zikrin nasıl sürdürüleceği ve artırılacağı, Allah’a teslim olma yolunda nasıl ilerlenileceği bu rehberliğin devamıdır. Ruhun tesliminden sonra fizik vücudun, nefsin ve iradenin teslimine uzanan yol da açıktır.

Hedef, Allah’a ulaşmak ve O’na teslim olmaktır

Mürşide tâbiiyet, ibadetlerin yerine geçen bir işlem değildir. Allah’a ulaşmayı dileyen insana Allah, mürşid sevgisini, namaz sevgisini ve zikir sevgisini verir. Kul, kendisine sevdirilen ibadetleri yerine getirerek yoluna devam eder. Allah’ın yardımı, insanı ibadetten uzaklaştırmaz; ibadeti severek yaşayabileceği bir hâle getirir.

Başlangıçta kalpten yükselen Allah’a ulaşma dileği vardır. Ardından Allah’tan mürşid istemek, gösterilen mürşide ulaşıp tövbe etmek ve tâbî olmak gelir. Tâbiiyetle ruh yola çıkar; zikirle nefsin tezkiyesi ilerler. Allah, Kendisine ulaşmayı dileyen kulunu bu yoldan Kendisine ulaştırır.

Vesileyi istemek de, tövbe etmek de, zikretmek de aynı hedef içindir: Allah’a ulaşmak ve Allah’a teslim olmak. Mürşide tâbiiyetin değeri, insanı bu hedefe yönelten ve ruhun yolculuğunu başlatan Allah’ın emri oluşundadır.

Merak edilenler

Sık Sorulan Sorular

Mürşide tâbiiyet nedir?

Allah’a ulaşmayı dilemek ile mürşide tâbî olmak, birbirinden koparılmaması gereken iki safhadır. Bir insanın çevresindekileri taklit ederek bir mürşidin önüne gitmesi, tek başına ihsanla tâbiiyet anlamına gelmez. Kalbinde Allah’a ulaşma talebi bulunmadan yalnızca dıştaki merasimi gerçekleştirmek, o talebin yerini tutmaz.

Mürşid kimdir?

Mürşid, irşadla vazifeli kişidir. Ruhunu, fizik vücudunu, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmiş; Allah tarafından başkalarını irşad etmekle görevlendirilmiştir. Bu makam, yalnızca bilgi sahibi olmakla veya bir insanın kendisini mürşid olarak tanıtmasıyla elde edilmez. İrşad vazifesini veren Allah’tır.

Mürşid neden Allah’tan istenir?

İnsanın iç dünyasını, ihtiyaçlarını ve onu hedefine ulaştıracak yolu en iyi bilen Allah’tır. Bu yüzden mürşidin belirlenmesi, yalnızca kişinin beğenisine veya çevresinin tercihine bırakılmaz. Kulun yapacağı, kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidi yine Allah’tan sormaktır.

Mürşid hacet namazıyla nasıl istenir?

Allah’tan mürşid istemek, hacet namazıyla gerçekleşir. Kişi boy abdesti alır, hacet namazını kılar ve kendisini Allah’a ulaştıracak mürşidini Rabbinden sorar. Burada yalnızca namazın dıştan yerine getirilmesi değil, Allah’a yönelmiş bir kalbin talebi söz konusudur.

Mürşide tâbiiyetten sonra ne olur?

Allah’a ulaşmayı dilemiş ve ihsanla mürşidine tâbî olmuş kişi için yeni bir safha açılır. Tâbiiyet, Allah’ın kalpte ve ruhta gerçekleştirdiği değişikliklerle birlikte değerlendirilmelidir. Günahların sevaba çevrilmesi, kalbe îmân yazılması ve ruhun Allah’a doğru yola çıkması bu safhanın nimetleridir.

Bu yazıda geçen ayetler
Secde-24Mâide-35Fâtiha-5Fâtiha-6Nahl-9Bakara-45Bakara-46Fetih-10Tevbe-100Furkân-70Mucâdele-22Mü’min-15
İlgili Konu Rehberleri

Tâbîiyet ile ilgili sorular

Tümünü Gör