Allah’a ulaşmayı dileyen insan için zikir, kalbin nurlanmasının ve nefsin arınmasının anahtarıdır. Allah’ın ismi zikredildikçe, O’nun nurlarıyla kalpte bir değişim meydana gelir. Nefsin afetleri azalır; onların yerini fazıllar almaya başlar. Bu değişim, ruhun Allah’a doğru yolculuğuyla birlikte ilerler.
Öfkenin, kinin, kıskançlığın ve huzursuzluğun hâkim olduğu bir kalbin Allah’ın emirlerine uyum sağlaması, nefsin temizlenmesiyle mümkündür. Bunun için Allah’ın nurlarına ihtiyaç vardır. Kalbi değiştiren, nefsin tezkiyesini sağlayan ve insanı teslimlere hazırlayan ibadet zikirdir.
Zikir nedir, ne zikredilir?
Zikir; anmak, hatırlamak ve tekrar etmek mânâlarına gelir. Zikrullah ise Allah’ın ismini zikretmektir. İnsan, Allah’ın ismini tekrar eder. Bu tekrar sesle yapılabilir, sessizce sürdürülebilir veya dil hareket etmeksizin iç sesle devam edebilir. Değişen, zikrin yapılış şeklidir; zikredilen isim Allah’ın ismidir.
Âyette Rabbin ismini zikretmekle O’na ulaşmak yan yana bildirilir. Allah’a ulaşmak, ölümün ardından gerçekleşen dönüşten ibaret değildir. İnsan hayattayken ruhunu Allah’a ulaştırmakla emrolunmuştur. Zikir, bu emrin yerine gelmesinde nefs tezkiyesini sağlayan temel ibadettir.
Kur’ân’ın kendisi için de zikir kelimesi kullanılır; Kur’ân okumak ve namaz da zikir kapsamındadır. Bununla beraber Allah’ın ismini tekrar etmek olan zikrullahın bunlar arasındaki yeri ayrıca belirtilmiştir. Bu ayrım, zikri yalnız Kur’ân okumaya veya yalnız namaz kılmaya indirgememek için önemlidir.
Allah’ı zikretmek neden en büyük ibadettir?
Önce vahyedilen kitabın okunması, sonra namazın kılınması emredilir; ardından Allah’ı zikretmenin en büyük olduğu bildirilir. Zikrin bu üstünlüğü, kalpte gerçekleştirdiği temizlikle ilgilidir. Nefs tezkiyesi olmadan ruhun Allah’a ulaşması; zikrin daha ileri mertebeleri olmadan da diğer teslimlerin tamamlanması mümkün değildir.
Fakat buradan, zikir yapanın namaza veya başka ibadetlere ihtiyacı kalmadığı sonucu çıkmaz. Namaz da oruç da Allah’ın emirleridir. Zikir, bu emirleri kaldırmaz. Allah’a yönelen insan namazını kılar, Kur’ân’ını okur, ibadetlerini yerine getirir ve zikrini de ihmal etmez.
Zikir, çok zikir ve daimî zikir
Kur’ân’da zikir, kişinin tercihine bırakılmış bir meşguliyet değildir. Rabbin ismini zikretmek bir emirdir. Bununla da kalınmaz; zikrin çoğaltılması ve sonunda kesintisiz hâle gelmesi istenir. Zikir, çok zikir ve daimî zikir, birbirini takip eden bu genişlemeyi ifade eder.
Çok zikir, günün yarısından daha fazla bir zamanın zikirle geçirilmesidir. Başlangıçtaki zikirden çok zikre geçilirken, Allah’ı anmak günün küçük bir bölümünde kalan bir amel olmaktan çıkar; zikredilen süre, zikirsiz geçen süreden daha fazla olur.
Ayakta durmak, oturmak ve yatmak, insanın bütün hâllerini içine alır. Âyet zikri yalnız namazın ardından kısa bir zamana ayırmaz; bu hâllerin hepsinde devam ettirir. Çok zikirde süre günün yarısını aşar; daimî zikirde ise Allah’ın isminin içten tekrarının kesintisiz bir hâviyet kazanması hedeflenir.
Allah’a yönelen kul için bir kolaylık
Zikir ve nefs tezkiyesi anlatılırken, insanın bu yolun bütün yükünü tek başına taşıdığı düşünülmemelidir. Allah’a ulaşmayı dileyen kulunu Kendisine ulaştıran Allah’tır. Kalpteki dileği kabul eden, gereken yardımı yapan ve yolculuğu tamamlatan O’dur.
Allah, Kendisine ulaşmayı dileyen kişiye mürşid sevgisini ve zikir yapmanın zevkini verir. Kul zikrini yapar; nurları gönderen, kalbi temizleyen ve ruhu Kendisine ulaştıran Allah’tır. Allah’ın vaadi, kulun ibadetlerden uzaklaşmasıyla değil, onların kendisine sevdirilip kolaylaştırılmasıyla gerçekleşir.
Kalbin nurlanmaya hazırlanması
Nefs tezkiyesinin nasıl gerçekleştiğini anlayabilmek için, zikri Allah’a ulaşmayı dilemekten ayrı düşünmemek gerekir. Başlangıç, insanın ruhunu hayattayken Allah’a ulaştırmayı kalpten dilemesidir. Allah, Kendisine yönelen kulunun kalbinde gerekli değişiklikleri gerçekleştirir.
Göğsün teslime açılması, Allah’ın nurlarının göğüsten kalbe ulaşacağı yolun açılmasıdır. Bu hazırlığın ardından zikirle kalbe rahmet nuru sızmaya başlar. Başlangıçtaki rahmet birikimi, huşûya ulaşılmasıyla ilişkilidir; kalp daha ileri bir nurlanmanın başlangıcındadır.
Mürşide tâbiiyet ve kalbe îmânın yazılması
Allah’a ulaşmayı dileyen kişinin mürşidini Allah’tan istemesi ve Allah’ın kendisine gösterdiği mürşide tâbî olması, bu yolun bir sonraki adımıdır. Tâbiiyet, yalnız bir kişiye bağlılığın ifadesi olarak kalmaz; ruhun Allah’a doğru yola çıkması ve nefs kalbinde kalıcı nur birikiminin başlaması bakımından bir dönüm noktasıdır.
Tâbiiyetle kalbin mührü açılır; kalpten küfür kelimesi alınır ve kalbe îmân yazılır. Devrin imamının ruhu kişinin başının üzerine gelir. Kişinin ruhu da vücuttan ayrılarak Allah’a doğru yolculuğa başlar. Bundan sonra yapılan zikirle gelen fazıllar, kalpteki îmân kelimesinin etrafında toplanıp yerleşir.
Zikirle gelen rahmet, fazl ve salâvât
Zikrin kalpteki tesiri, Allah’ın gönderdiği nurlarla gerçekleşir. Rahmet, fazl ve salâvât bu nurların isimleridir. Zümer Suresinin 23. âyeti, nurların ikişer ikişer indirilmesini ve Allah’ın zikriyle kalbin yumuşamasını birlikte anlatır.
Salâvât nurları taşıyıcıdır. Rahmet, başlangıçta kalbe yerleşen nuru oluşturur. Fazıllar ise nefs kalbindeki afetlerin yerini alarak birikir. Böylece kalbin nurlanması yalnız bir anlık ferahlıktan ibaret kalmaz; nefsin yapısında kalıcı bir değişim meydana gelir.
Nefs tezkiyesinin yedi kademesi
Nefs tezkiyesi yedi kademede ilerler. Her kademede nefs kalbinde yüzde yedi fazl birikir; ruh da buna paralel olarak bir gök katı yükselir. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, radiye, mardiyye ve tezkiye bu yükselişin nefsteki karşılıklarıdır.
İlk kademede nefs-i emmare vardır; nefsin kötülüğü emreden afetlerine karşı temizlik başlar. Sonra kişi yaptıklarından dolayı nefsini kınadığı levvame mertebesine, ilham aldığı mülhime mertebesine ve Allah’ın zikriyle mutmain olduğu mertebeye doğru ilerler.
Daha sonra kul Allah’tan razı olur, Allah’ın rızasını kazanır ve nefs tezkiyesi kademesine ulaşır. Yedinci kademede fazılların toplamı yüzde kırk dokuza ulaşır. Başlangıçtaki yüzde iki rahmetle birlikte nefs kalbindeki nur yüzde elli bir olur; ruhun Allah’a ulaşmasıyla birlikte nefs tezkiyesi ilk hedefini tamamlar.
Tezkiye ile tasfiye aynı şey değildir
Ruhun Allah’a ulaşması, insanın nefsinde artık hiçbir afet kalmadığı anlamına gelmez. Bu noktada kalpte nurlar çoğunluğu kazanmıştır; fakat afetler henüz bütünüyle bitmiş değildir. Tezkiye tamamlanmış, fakat nefs tamamen tasfiye olmamıştır. Bu yüzden Allah’a ulaşan kişinin zikre ihtiyacı sona ermez.
Nefsin bütün afetlerinden arınması tasfiyedir. Daimî zikirde kalp yüzde iki rahmet ve yüzde doksan sekiz fazlla tamamen nurlanır. Ruhun teslimiyle nefsin teslimini ayıran fark budur: Birinde nurlar çoğunluğu kazanmıştır; diğerinde afetlerin tamamı temizlenmiştir.
Zikir nasıl yapılır?
Sesli zikirde Allah’ın ismi sesle tekrar edilir. Sessiz zikirde isim dışarıya ses verilmeden zikredilir; dil hareket edebilir. Kalp zikrinde ise dilin hareketine de ihtiyaç kalmaz. Kişi iç sesiyle Allah’ın ismini tekrar eder. Böylece dışarıdan bir ses duyulmasa da içte Allah’ın ismi anılmaya devam eder.
Daimî zikre doğru ilerleyişte bu ayrım önemlidir. İnsan bütün gün elinde tesbihle oturmak veya sesli zikretmek durumunda değildir. İçten yapılan zikir, yürürken, bir işle uğraşırken ve dinlenirken de sürdürülebilir. Başlangıçta hatırlayarak yeniden başlanan zikir, giderek hayatın içinde daha fazla yer bulur.
Günlük vird ve hayatın içindeki zikir
Günlük vird, belirli bir miktarda yerine getirilen zikir vazifesidir. Mürşidin verdiği zikir yapılır ve zamanla artırılır. Fakat belirli miktardaki vazifenin tamamlanması, günün geri kalanında Allah’ın unutulması demek değildir. Günlük vird ile onun dışında sürdürülen iç zikir, birbirinin yerine geçirilmez.
Mal, aile ve günlük işler hayatın içindedir; fakat Allah’ın zikrinin önüne geçmemelidir. Zikrin hayatın içine taşınması, tam da bu noktada değer kazanır: İnsan yalnız boş kaldığında değil, gününü yaşarken de Rabbini anmaya devam eder.
Ruhun tesliminden sonra da zikir devam eder
Ruhun Allah’a ulaşmasıyla ilk teslim gerçekleşir. Fakat Allah’a teslim olmak ruhla sınırlı değildir; fizik vücudun, nefsin ve iradenin teslimi de vardır. Vuslattan sonra zikir artırılarak nefs kalbindeki nurlar çoğaltılır ve sonraki teslimlere hazırlanılır.
Daimî zikir ve ulûl elbab
Daimî zikir, nefs kalbinde karanlığın kalmadığı mertebedir. Zikir kesintisiz olduğu için kalbin nurlanması da kesintisizdir. Kalbin temizliğiyle birlikte Allah’ın verdiği yeni idrak imkânları açılır.
Ulûl elbabın vasfı, zikrin sürekliliğidir. Kalp gözü ve kalp kulağı açılır; kişi Allah’ın gösterdiklerini görme ve bildirdiklerini işitme imkânına kavuşur. Zikir ehli olmak, Allah’ın ismini ara sıra söylemekten daha ileri bir hâviyettir.
Zikirden tesbihe
Daimî zikrin ötesinde, iradenin Allah’a teslimiyle ilgili bir ayrım daha vardır. İnsan kendi iradesiyle Allah’ın ismini tekrar ettiği sürece bu ibadet zikir adını alır. İrade Allah’a teslim edildiğinde ve küllî irade kişideki bu devamlılığı üstlendiğinde ise tesbih söz konusudur.
Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim
Allah’ın kulunu Kendisini anmaya davet etmesi, zikrin taşıdığı yakınlığı açıkça gösterir. Bu yol kalpten bir dilekle açılır; tâbiiyetle ruhun yolculuğu başlar, zikirle nefs tezkiye olur ve ruh Allah’a ulaşır. Zikir devam edip arttıkça sonraki teslimlere yürünür.
Rabbin ismini zikretmek, kalbi O’ndan gelen nurlara açan ibadettir. Kalbin doyuma ulaşması, nefsin arınması ve teslimiyetin ilerlemesi bu nurla birlikte gerçekleşir. İnsan Allah’ı zikrettikçe, yalnız dilinde bir isim tekrarlanmaz; nefsinin karanlıkları azalır ve Allah’a yönelen kalbi giderek nurlanır.